10 soruda Emin Alper olayı: Neden tepki topladı, neden takdir edildi?

Yönetmen Emin Alper’in ‘Kurtuluş’ filmiyle Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı alması sonrası başlayan tartışmalar çoktan sinema dünyasının dışına çıkıp neredeyse Türkiye’nin gündemine oturdu. Peki bu tartışmalar neden çıktı? Festivali kimler boykot etmek istiyor, boykot dışında nasıl mücadele yöntemleri öneriliyor, Emin Alper’in tavrı neleri görünür kıldı. Bu tartışmalarda kimler neyi savunuyor? İşte 10 soruda Emin Alper ve Berlin Film Festivali olayı

Olkan Özyurt
2000 yılında Radikal gazetesi kültür-sanat servisinde gazeteciliğe başladı. 2008’de Sabah gazetesine geçerek kültür-sanat sayfasının yönetimini üstlendi. 2012'de hafta sonu eklerine geçti. 2023 yılında 10Haber.net’te kültür sanat...

Türkiye sinemasının öne çıkan yönetmenlerinden Emin Alper, ‘Tepenin Ardı’ndan ‘Kurak Günler’e uzanan filmografisiyle hem Türkiye’de hem uluslararası alanda güçlü bir yer edindi.

Alper bu kez ‘Kurtuluş’ ile Berlin Uluslararası Film Festivali ana yarışmasına katıldı ve Gümüş Ayı kazandı. Ancak tartışma ödülden önce başladı. Festival etrafındaki boykot çağrıları nedeniyle Alper’in Berlinale’ye katılımı daha film gösterilmeden eleştiri konusu oldu.

Gala sonrası yaptığı konuşmada Filistin’de yaşananları “soykırım” olarak nitelendirmesi ise geniş yankı uyandırdı. Alper konuşmasında Gazze’den İran’a, Rojava’dan Türkiye’deki tutuklulara uzanan bir dayanışma mesajı verdi ve “yalnız değilsiniz” dedi.

Buna rağmen sosyal medyada iki farklı yaklaşım ortaya çıktı. Bir kesim, bu sözlerin uluslararası bir sahnede dile getirilmesini önemli buldu. Diğer kesim ise Berlinale’yi problemli görerek, o sahnede bulunmanın başlı başına çelişkili olduğunu savundu.

Tartışma zamanla kişiselleşti ve mesele, bir yönetmenin konuşmasının ötesine geçerek sanatçının politik krizler karşısındaki konumuna dair daha geniş bir tartışmaya dönüştü.

İşte bu çerçevede, 10 soruda Emin Alper ve Berlin Film Festivali tartışması.

1)  Berlin Film Festivali’ne neden boykot çağrıları yapılıyor?

Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale) uzun yıllardır politik sinemaya alan açan bir festival olarak biliniyor. Ancak Gazze’de yaşananlar sonrası bazı sinemacılar ve aktivistler, festivalin bu ölçekte bir krize karşı yeterince açık bir tutum almadığını savunarak boykot çağrıları yaptı.

Tartışmayı büyüten en somut örneklerden biri No Other Land oldu. Film 2024 Berlinale’de ödül aldı.  Filmin yönetmenlerinden Yuval Abraham’ın törendeki konuşması Almanya’da siyasi tepki çekti ve festival yönetimi açıklama yapmak zorunda kaldı.

Film daha sonra Oscar’da En İyi Belgesel ödülünü kazanınca tartışma yeniden alevlendi. Bu kez hem İsrail yanlısı çevrelerden hem de boykot çağrısı yapan kesimlerden eleştiriler geldi. Palestinian Campaign for the Academic and Cultural Boycott of Israel (PACBI), İsrailli ve Filistinli ortak yapım olmasını “normalleşme” riski olarak değerlendirerek filmi boykot edilmesi gereken yapımlar arasında saydı.

Böylece aynı film, hem Berlinale’de politik kriz yaratan bir yapım hem de küresel ölçekte tartışmanın sembolü haline geldi. Tartışma yalnızca festivalin tavrıyla değil, Filistin’le dayanışmanın nasıl kurulması gerektiği sorusuyla da ilgili.

2) Kimler festivali boykot etmek istiyor? Başka protesto yöntemleri var mı?

Berlinale etrafındaki boykot çağrıları tek bir merkezden gelmiyor; aksine farklı kurumların söz konusu. Bu çağrıların en bilinen çerçevesini, 2005’te Filistinli sivil toplumun çağrısıyla kurulan Boycott, Divestment and Sanctions (BDS) oluşturuyor. BDS, İsrail’le bağlantılı kurumlara karşı ekonomik, akademik ve kültürel boykot çağrısı yaparken, bu hattın kültür ve sanat alanındaki en belirgin uygulayıcısı olan PACBI, sanatçılara İsrail devletiyle kurumsal bağı olan yapılarla çalışmamaları ve bu tür etkinliklere katılmamaları yönünde açık çağrıda bulunuyor.

Bu genel çerçevenin Almanya’daki karşılığı ise Strike Germany gibi inisiyatiflerle somutlaşıyor. Bu oluşumlar, Almanya’da Filistin yanlısı söylemlerin baskılandığını savunarak Berlinale gibi büyük kültür kurumlarını doğrudan hedef alıyor ve sanatçılara açık biçimde “katılmayın” diyor. Tartışmaya yalnızca uluslararası aktivist ağlar değil, doğrudan Filistinli kurumlar da dahil oluyor. Palestine Film Institute (Filistin Film Enstitüsü) de yaptığı açıklamalarda festivalin tutumunu eleştirerek sinemacıları bu durumu dikkate almaya çağırdı.

Buna karşılık sinema dünyasında güçlü bir karşı hat var ve bu hat boykotu değil, eleştirel katılımı savunuyor. Tilda Swinton, Javier Bardem, Mike Leigh, Ruben Östlund gibi isimlerin de yer aldığı açık mektuplar, Berlinale’nin tutumunu sert biçimde eleştirdi. Ancak bu isimlerin önemli bir kısmı festivalle bağını tamamen koparmadı. Örneğin Swinton, Berlinale’ye katılmaya devam etti ve farklı platformlarda Filistin meselesine dair eleştirel bir dil kurdu. Yani bu isimler için mesele festivali terk etmekten çok, onu eleştiri alanına dönüştürmekti. Bu yaklaşım, “katılıp konuşma” olarak tarif ediliyor.

Sonuç olarak Berlinale etrafında üç farklı tutum belirginleşmiş durumda: tamamen boykot ederek katılmamak, festivalden çekilerek protesto etmek ve festivale katılıp eleştirel bir söz üretmek. Tartışmanın büyümesinin nedeni de tam olarak bu ayrım; mesele yalnızca bir boykot çağrısı değil, sanatçıların politik krizler karşısında nasıl konum alması gerektiği üzerine süren daha geniş bir tartışma.

‘PROTESTO’ İLE ‘BOYKOT’ ARASINDAKİ FARK

3)Bu boykot çağrıları ve protestolara uluslararası düzeyde katılan sinemacılar kimler?

Bu soruya cevap verirken en kritik nokta, ‘protesto’ ile ‘boykot’ arasındaki farkı net kurmak. Uluslararası sinema dünyasında bu iki tavır sık sık aynı başlık altında anılsa da aslında farklı biçimlerde ortaya çıkıyor.

Doğrudan boykot örneklerinden biri John Greyson. Kanadalı yönetmen, Berlinale programına davet edilen ‘International Dawn Chorus Day’ adlı filmini festivalden çekerek açık bir boykot tavrı aldı. Greyson, uzun süredir Boycott, Divestment and Sanctions (BDS) hareketini destekleyen bir isim ve bu kararını da doğrudan bu politik çerçeveyle ilişkilendirdi. Bu tür örneklerde pozisyon net: festivalin parçası olmamak.

Buna karşılık bazı sinemacılar festivale katılmayı reddetmeden, doğrudan etkinlik içinde protesto etmeyi tercih ediyor. Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania bunun dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Ben Hania, ‘Hind Rajab’ın Sesi’ filmiyle Berlin’de düzenlenen Barış İçin Sinema etkinliğinde En Değerli Film ödülüne layık görüldü; ancak aynı etkinlikte bir İsrail generalinin onurlandırılmasını protesto ederek ödülü reddetti. Bu tavır, festivali tamamen boykot etmek yerine, platformun içinden güçlü bir politik itiraz geliştirme biçimi olarak öne çıktı.

Boykotla karıştırılan ama aslında farklı bir motivasyona dayanan bir başka önemli örnek ise Arundhati Roy. Berlinale’ye davet edilen Roy’un konuşma yapması bekleniyordu. Ancak Roy, festivalin jüri başkanının “politikadan uzak durulmalı” yönündeki yaklaşımını eleştirerek katılmamayı tercih etti. Roy aynı zamanda Filistin’de yaşananlara dikkat çeken açıklamalar yaparak, böyle bir ortamda yer almanın kendisi açısından mümkün olmadığını ifade etti. Bu nedenle onun tavrı doğrudan bir boykot kampanyasına katılmaktan çok, festivalin politik sınırlarına yönelik bir eleştiri olarak okundu.

Üçüncü bir hat ise festivale katılıp içeriden söz üretmeyi tercih eden sinemacılardan oluşuyor. ‘No Other Land’ ekibinin Berlinale’de yaptığı konuşmalar bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biri oldu. Yönetmenlerden Yuval Abraham ve Basel Adra, ödül konuşmalarında Filistin meselesine doğrudan değinerek festivali bir tartışma alanına dönüştürdü.

4)‘Kurtuluş’ filmi Berlin Film Festivali’ne ana yarışmaya seçildiğinde yönetmen Emin Alper neden ve kimler tarafından eleştirildi?

Emin Alper’in eleştirilmesinin nedeni filmin içeriğinden çok, filmin yer aldığı bağlamdı. ‘Kurtuluş’un Berlin Uluslararası Film Festivali ana yarışmasına seçilmesi, normal koşullarda Türkiye sineması için önemli bir başarı olarak görülürdü. Ancak bu kez film, Berlinale etrafında süren boykot tartışmasının tam ortasına denk geldi.

Eleştirilerin büyük bölümü, Boycott, Divestment and Sanctions (BDS) ve özellikle onun kültürel alandaki uzantısı olan Palestinian Campaign for the Academic and Cultural Boycott of Israel (PACBI) çizgisine yakın aktivist çevrelerden geldi. Bu çevreler, Berlinale’nin Almanya’daki politik iklim nedeniyle Filistin meselesinde yeterince açık bir tutum almadığını savunuyor ve bu nedenle festivale katılımı problemli buluyordu.

Emin Alper’in eleştirilmesi de tam bu noktada ortaya çıktı. Boykot yanlılarına göre Berlinale gibi tartışmalı bir zeminde yer almak, doğrudan olmasa bile o yapının meşruiyetine katkıda bulunmak anlamına geliyordu. Bu nedenle Alper’in festivale katılması, bazı çevreler tarafından politik olarak tutarsız bir tercih olarak değerlendirildi.

Ancak bu eleştiriler herkes tarafından paylaşılmadı. Sinema çevrelerinin önemli bir bölümü, bir filmin uluslararası bir festivalde yer almasının başlı başına politik bir destek anlamına gelmeyeceğini savundu. Onlara göre asıl mesele, sanatçının bu platformda nasıl bir söz ürettiğiydi. Bu nedenle Alper’in durumu, tekil bir tartışma olmaktan çok, daha geniş bir ayrışmanın parçası haline geldi: Bir sanatçı, problemli olduğu düşünülen bir platforma hiç gitmemeli mi, yoksa gidip orada söz mü üretmeli? Bu soru, Alper etrafındaki tartışmanın da merkezini oluşturdu.

5)Yönetmen Emin Alper’in festivalde nasıl bir pozisyon aldı ve bu aldığı pozisyon destek gördü mü?

Emin Alper, Berlin Uluslararası Film Festivali’ne katılarak boykot çağrılarına uymadı. Farklı bir mücadele yöntemi izledi. Filminin gösterimi sonrasında yaptığı konuşmada Filistin’de yaşananları doğrudan “soykırım” olarak nitelendirdi ve meseleyi açık bir politik dille ifade etti.

Bu çıkışın etkisi, yalnızca kullanılan kelimeden değil, o kelimenin söylendiği bağlamdan kaynaklandı. Almanya’da İsrail’e yönelik eleştirilerin tarihsel ve politik nedenlerle son derece hassas bir alan olduğu biliniyor. Bu nedenle “soykırım” gibi güçlü bir kavramın, Berlinale gibi uluslararası bir sahnede açıkça dile getirilmesi, birçok kişi tarafından riskli ve alışılmadık bir çıkış olarak değerlendirildi ve sinema çevrelerinde ve sosyal medyada geniş ölçüde takdir gördü. Onu destekleyenler, bu ifadeyi özellikle bu bağlamda kullanmasını cesur bir müdahale olarak yorumladı.

Buna karşılık eleştiriler de sürdü. Boykot yanlısı çevreler açısından mesele, konuşmanın içeriğinden çok, o konuşmanın yapıldığı sahneydi. Yani kullanılan dil ne kadar sert olursa olsun, Berlinale’de bulunmak başlı başına problemli görülmeye devam etti.

Sonuç olarak Emin Alper’in pozisyonu, tartışmanın merkezindeki ikiliği görünür kıldı: Festivali tamamen terk etmek mi, yoksa o sahnede kalarak güçlü bir söz söylemek mi? Alper ikinci yolu seçti ve bu tercih, aynı anda hem güçlü bir destek hem de sert bir eleştiri üretti.

“FLİSTİN ROJAVA VE tÜRKİYE’EKİ TUTUKLAMALAR…”

6)Emin Alper’in Gümüş Ayı alıp yaptığı konuşma karşısında sosyal medya ikiye bölündü. Onu destekleyenler de vardı, eleştirenler de. Bu iki kesimin tepkileri nasıldı?

Alper konuşmasını “yalnız değilsiniz” fikri üzerine kurdu ve bu temayı farklı coğrafyalara yaydı. Gazze’de yaşayan Filistinlilere, İran’da baskı altında olanlara, Rojava’daki Kürtlere ve Türkiye’de tutuklu siyasetçilere ve gazetecilere doğrudan seslenerek, onların yalnız olmadığını söyledi. Konuşmasında, insanların haklarını kaybederken, bombalanırken ve görmezden gelinirken yaşadığı “yalnızlık” duygusunu vurguladı ve buna karşı yapılabilecek en temel şeyin “sessizliği bozmak” olduğunu ifade etti. Bu nedenle konuşma, farklı coğrafyalar arasında kurulan bir dayanışma çağrısı olarak okundu.

Tam da bu yüzden sosyal medyada iki farklı tepki oluştu. Destekleyenler, Alper’in Berlinale gibi küresel bir sahnede bu kadar açık ve kapsamlı bir politik söz üretmesini son derece önemli buldu. Bu kesime göre Alper, festivale katılmakla yetinmemiş, o sahneyi aktif biçimde politik bir müdahaleye dönüştürmüştü.

Boykot yanlısı çevrelere göre mesele konuşmanın içeriğinden bağımsız değildi belirleyici olan şey, bu konuşmanın Berlinale sahnesinde yapılmış olmasıydı. Bu nedenle Alper’in sözleri güçlü bulunsa bile, festivale katılmış olması eleştiri konusu olmaya devam etti.

7)Emin Alper kendi pozisyonunu nasıl savundu?

Emin Alper, Berlinale tartışmaları sonrası yaptığı açıklamalarda eleştirileri doğrudan muhatap aldı ve pozisyonunu “katılıp konuşmak” üzerinden savundu. T24’e verdiği söyleşide, boykot çağrılarını anladığını ancak kendisinin farklı bir yöntem benimsediğini açıkça ifade etti.

Alper bu söyleşide, kültürel alanın tamamen terk edilmesinin doğru bir strateji olmayabileceğini vurgulayarak, Berlinale gibi büyük festivallerin tam da bu tür politik meseleleri görünür kılmak için kullanılabileceğini söyledi. Bu yaklaşımını şu düşünceyle temellendirdi: “Oraya gitmek, susmak anlamına gelmiyor; tam tersine orada söz almak mümkün.”

Alper ayrıca, Filistin meselesine dair konuşmasının bilinçli bir tercih olduğunu ve bu tür bir platformda dile getirildiğinde daha geniş bir etki yaratacağını düşündüğünü belirtti.

Sonuç olarak Alper’in savunusu şu çizgide netleşti: Kültürel alanı terk etmek yerine, o alanın içinde kalarak politik söz üretmek. Bu yaklaşım, Berlinale tartışmasının merkezindeki temel ayrımı da yeniden görünür kıldı.

MOSKOVA VE BERLİN ARASINDAKİ KRİTİK FARK!

8) Moskova’da işe yarayan boykot neden Berlin’de aynı etkiyi yaratmadı?

Moskova Uluslararası Film Festivali ile Berlin Uluslararası Film Festivali arasındaki fark, bulundukları politik bağlamdan kaynaklanıyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası Moskova örneğinde geniş bir uluslararası uzlaşma oluştu. Festival doğrudan devlet politikasıyla ilişkilendirildi ve katılım birçok sinemacı için politik destek anlamına geldi. Bu nedenle boykot çağrıları güçlü karşılık buldu.

Berlin’de ise Filistin meselesi konusunda benzer bir uluslararası mutabakat yok. Almanya’nın İsrail’e verdiği güçlü destek tartışmayı hassaslaştırsa da Berlinale doğrudan devlet politikasıyla özdeş görülmüyor. Bu yüzden “katılmak = desteklemek” gibi net bir denklem kurulamadı ve boykot çağrıları daha sınırlı kaldı.

9) Boykot ve protestolar Berlinale’nin tavrını değiştirdi mi?

Berlin Uluslararası Film Festivali etrafındaki protestolar festivalin temel çizgisini değiştirmedi ancak tartışmanın tonunu etkiledi.

2024’te Filistin’e dair sert ifadeler hızla “antisemitizm” tartışmasına çekiliyordu. No Other Land etrafındaki kriz bunun en görünür örneğiydi.

Ancak artan eleştiriler sonrası bu refleks kısmen yumuşadı. Örneğin Emin Alper’in Berlinale’de Filistin için “soykırım” ifadesini kullanması, önceki yıla kıyasla daha sınırlı tepki gördü.

Sonuç olarak festival taraf değiştirmedi ancak tartışma ekseni “suçlama”dan çok “ifade alanı”na kaymış görünüyor.

10) Filistinlilerin bu tür tartışmalara yaklaşımı nasıl?

Filistinli sanatçılar ve kültür kurumları bu tartışmalara tek sesli bir şekilde yaklaşmıyor; aksine oldukça belirgin bir ayrışma söz konusu. Bu ayrışmanın bir ucunda, kültürel boykotu temel bir mücadele yöntemi olarak gören yapı ve isimler yer alıyor. Ancak Filistinli sanatçılar arasında bu görüşe katılmayan önemli bir kesim de var. Bu kesime göre uluslararası festivaller ve ortak yapımlar, Filistin’de yaşananları dünya kamuoyuna anlatmak için kritik bir alan sağlıyor. Bu nedenle bu platformları tamamen terk etmek yerine, onları kullanmak daha etkili bir yöntem olabilir.

Bu ayrışma, Berlinale tartışmasının neden bu kadar karmaşık olduğunu da açıklıyor. Çünkü mesele yalnızca “katılmak ya da katılmamak” değil; nasıl bir dayanışmanın doğru olduğu sorusu etrafında şekilleniyor. Bir taraf için doğru olan, diğer taraf için sorunlu bir pratik olarak görülebiliyor.