Türkiye’de ruh sağlığı alanındaki sorunlar, ilaç tüketimi ve reçete istatistiklerine de yansıyor. 2016 yılında 45,1 milyon kutu olan antidepresan ve psikiyatrik ilaç tüketimi, 2025 yılı sonu itibarıyla yüzde 58,5 artarak 71,5 milyon kutuya ulaştı.
İlaç tüketimindeki artış özellikle pandemi döneminde hız kazandı. Tüketim 2020’de yüzde 9,6, 2021’de ise yüzde 9,2 arttı. 2023’teki 6 Şubat depremleri ve yüksek seyreden enflasyonist süreçle birlikte artış ivmesini korudu.
Toplumsal prevalans verilerine göre 2010’lu yılların başında her 100 kişiden 3’ü düzenli antidepresan kullanırken, bugün bu oran iki katına çıkarak 6’ya ulaştı. Toplam reçetelerin yaklaşık yüzde 70’inin kadınlara yazılması ve son 5 yılda 18-25 yaş arasındaki gençlerde kullanım hızının artması da dikkat çekiyor.
‘ONLARCA HASTA BAKAN HEKİMİN ELİ İLACA GİDİYOR’
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Halis Ulaş, ilaç kullanımındaki artışın önemli nedenlerinden birinin sağlık sistemindeki organizasyon eksikliği olduğunu söyledi.

Polikliniklerdeki aşırı iş yüküne dikkat çeken Ulaş, hekimlerin hastaya yeterli zaman ayıramadığı bir sistemde ilacın tek seçenek haline geldiğini ifade etti:
“İnsanlar psikiyatriye başvurduklarında o kadar kontrolsüz, o kadar organizasyonsuz bir düzenleme var ki; yeri geldiğinde bir psikiyatri hekiminin neredeyse 100 kişiyi muayene etmek zorunda kaldığı bir ortam oluşuyor. Bir mesai saatinde bu 100 kişinin ne kadar yakınmasını dinleyebileceğini öngördüğünüzde, hekimin elindeki araç çok hızlı bir şekilde ilaç reçetelemeye doğru gidiyor.”
‘BAŞARI ÖLÇÜTÜ FABRİKA GİBİ HIZLI ÇALIŞMAK SAYILIYOR’
İzmir Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gül Ergör ise mevcut Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın çıktıya değil, sürece ve tüketime odaklanan yapısını eleştirdi.
Sistemde ‘hasta memnuniyeti’ adı altında çabuk ilaca ulaşmanın öncelik haline getirildiğini belirten Ergör, şu değerlendirmede bulundu:
“Bizim ülkemizde sağlık sisteminde yapılan uygulamalar doğrusunu yapmaktan çok ‘hasta memnun olsun’ üzerine kurulu. Hasta da çabuk randevu almaktan, doktora çabuk ulaşmaktan ve reçeteye çabuk kavuşmaktan memnun oluyor ne yazık ki. Muayeneler bu kadar art arda olmasa, hekimler hastayı daha çok tanıyarak, anlayarak psikoterapi yapma şansı bulsa ilaç kullanımı azalabilir. Ancak yönetimin başarı ölçütleri bunlar değil. İnsanlar gereken tedaviyi almış mı, iyileşmiş mi bakmıyorlar; sürekli yapılan harcamalara, buranın bir sektör olarak fabrika gibi hızlı çalışmasına bakıyorlar.”

SEVK ZİNCİRİ İŞLEMİYOR, ACİLLER DOLUYOR
Türkiye’de işleyen bir sevk zincirinin bulunmaması da birinci basamak sağlık hizmetleri ile ikinci ve üçüncü basamak arasındaki koordinasyonsuzluğu artırıyor.
Doç. Dr. Halis Ulaş, Avrupa’daki uygulamaların aksine Türkiye’de hastaların doğrudan üst basamaklara başvurabildiğini ve bunun sağlık sistemindeki iş yükünü artırdığını anlattı:
“Birinci basamakta aile hekimi düzeyinde takip edilebilecek hastaların tamamı ikinci ve üçüncü basamağa direkt başvurabiliyor. Bu durum oradaki çalışan psikiyatristlerin nitelikli hizmet sunmasının önüne engel çıkarıyor ve başlı başına ilaç reçetelenmesini artırıyor.”
Sevk sisteminin işlememesi nedeniyle poliklinik randevusu bulamayan hastaların acil servislere yöneldiğini belirten Ulaş, bunun acil hizmetlerde de aksamalara yol açtığını vurguladı.
TOPLUM RUH SAĞLIĞI MERKEZLERİ YETERSİZ KALIYOR
Ulaş, Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri’nin (TRSM) de mevcut yapısıyla ihtiyacı karşılayamadığını ifade etti. Türkiye’de TRSM’lerin nüfus tabanlı kurulmadığını ifade eden Ulaş, merkezlerin daha çok kronik hastaların reçetelerinin yenilendiği dar bir alana sıkıştığını söyledi.
‘ÖNEMLİ BİR NEDEN DE TIBBIN HIZLA TİCARİLEŞMESİ’
İlaç tüketimindeki artışın bir diğer boyutunu psikiyatrinin ticarileşmesi ve ilaç endüstrisinin pazarlama stratejileri oluşturuyor.
Doç. Dr. Ulaş’a göre tanı çeşitliliği yapay şekilde artırılıyor ve günlük yaşam deneyimleri de tıbbileştiriliyor:
“Yeni hastalık üretimleri devrede. Daha önce ‘utangaçlık’ olarak tanımlanan süreç zamanla anksiyete bozukluğuna, ‘adet öncesi huzursuzluk’ ise bir sendroma dönüştürülerek reçetelendirilebilir hale getiriliyor. Tıp hızla ticarileşiyor.”
AR-GE’DEN DAHA FAZLA BÜTÇE PAZARLAMAYA AYRILIYOR
İlaç firmalarının promosyon bütçelerine de dikkat çeken Ulaş, Ar-Ge’den daha fazla bütçenin pazarlamaya ayırdığını belirtti. Kongre sponsorlukları ve hekim ilişkilerinin reçete davranışlarını dolaylı olarak etkilediğini gösteren çalışmalara da atıfta bulundu.
KADINLAR VE GENÇLER NEDEN RİSK ALTINDA?
İstatistiklerde ortaya çıkan toplumsal cinsiyet ve yaş farkının nedenlerine de dikkat çekiliyor.
Doç. Dr. Ulaş, kadınların sosyo-ekonomik baskılar ve travmatik deneyimler nedeniyle kaygı ve duygudurum bozukluklarına daha fazla maruz kaldığını anlattı.
Gençlerde ise sağlık okuryazarlığının artması, psikolojiye erişim talebi ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılarının yaygınlaşmasının ilaç kullanım oranlarını yükselttiği belirtiliyor.
ÇÖZÜM: KORUYUCU VE TOPLUM TEMELLİ RUH SAĞLIĞI
Uzmanlara göre ilaç tüketimindeki artışın önüne geçilebilmesi için tedavi edici hizmetlerin yanı sıra koruyucu ve toplum temelli ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi gerekiyor.
Uzmanların sıraladığı çözüm önerileri şöyle:
Koruyucu hizmetlerin güçlendirilmesi: Yoksulluk, çocukluk çağı travmaları ve gebelikteki beslenme yetersizlikleri gibi temel risk faktörleriyle mücadele edilmesi.
Nüfus tabanlı TRSM modeli: Avrupa standartlarında olduğu gibi ortalama her 100 bin nüfusa bir Toplum Ruh Sağlığı Merkezi düşecek şekilde bir ağ kurulması.
Sistemli sevk zinciri ve vaka yönetimi: Birinci basamaktan itibaren hastanın takibini, yatışını ve rehabilitasyonunu organize eden kademeli bir sistemin hayata geçirilmesi.
Rehabilitasyon evleri ve destekli istihdam: Kronik psikiyatrik hastaların ve demans hastalarının topluma uyumunu sağlayacak korumalı işyerleri ve rehabilitasyon merkezlerinin oluşturulması.