Bienal olmasa belki yerlerini bile bilmeyecektik

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve 20 Eylül’de açılan 18. İstanbul Bienali, yoğun ziyaretçi talebi ve mekan girişlerinde oluşan uzun sıralarla haber oluyor ama kentsel ranttan kurtardığı yapılar, bu şehre belki de en büyük hediyesi.

Olkan Özyurt
2000 yılında Radikal gazetesi kültür-sanat servisinde gazeteciliğe başladı. 2008’de Sabah gazetesine geçerek kültür-sanat sayfasının yönetimini üstlendi. 2012'de hafta sonu eklerine geçti. 2023 yılında 10Haber.net’te kültür sanat...

Üretimi durmuş bir fabrika ya da antrepo, çoktan kapanmış azınlık okulları, bakımsız kalmış bir tarihi hamam, atıl depolar, işlevini yitirmiş bir yetimhane… Her biri İstanbul’un değerli noktalarında ve hepsi kentsel rantın kurbanı olabilecek yapılar. İstanbul Bienali yıllar içerisinde onlara öyle bir dokundu ki, kaderlerini değiştirdi. Söz konusu mekânlar, şehrin en önemli kültür durakları haline geldi.

Örneğin Salı Pazarı’nda, İstanbul Modern’in eski evi olan Antrepo No:4, Haliç kıyısındaki Feshane, aslında sanat mekanı olarak inşa edilmiş yapılar değildi. Biri modernizmin simgesi, diğeri ise Osmanlı’nın endüstri mirası. Tek ortak noktaları, terk edilişin yıkımını yaşamalarıydı.

İstanbul Bienali, yıllar önce bu iki yapıyı fark etti, sergi mekânı olarak kullanarak adeta sahneye çıkardı ve kaderlerini değiştirdi.

Bienalin kamusal alana kültür mekanı olarak kazandırdığı yapılar elbette ikisiyle sınırlı değil. Garibaldi Binası, Tütün Deposu, Cezayir İstanbul Binası, İMÇ, Taş Mektep, Feriköy Rum Okulu say say bitmez…

Şu sıralar devam eden, şimdiden 100 binden fazla insanın ziyaret ettiği 18. İstanbul Bienali’nin Karaköy’deki mekânları arasında bulunan Zihni Han, yıllarca bir gemi acentasına evsahipliği yaptı. Galataport projesi onu teğet geçince varlığını sürdürebildi. Yakın zamanda Bienal için elden geçirildi. Yıllarca ofis olarak kullanılan yapı şimdilerde kültürel bir mekân olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. İçine bugüne kadar hiç girmemiş, hatta varlığından bile haberdar olmayan sanatseverleri ağırlıyor.

YAPILARIN POTANSİYELİNİ AÇIĞA ÇIKARIYOR

İstanbul Bienali Direktörü Kevser Güler, “Bienalin sergi için seçtiği yapılar, çoğu zaman kentteki değişimlerin tanıklarıdır. Bu yapıları sanat aracılığıyla yeniden kamusal yaşamın parçası haline getirmek, bienalin mimari mirasa yaptığı en önemli katkılardan. Geçici sergiler aracılığıyla yapıların potansiyelini açığa çıkarıyor, koruma ve yeniden kullanım bakımından kamuoyunun dikkatini çekiyor” diyor.

Kamuoyunun dikkatini çekmek önemli. Çünkü İstanbul gibi köklü tarihe sahip bir şehirde bienal, bazen geçmişine vakıf olmadığımız, mimari ve kültürel anlamda önemini bilmediğimiz, bazen de unuttuğumuz birçok yapıyla tanışmamızı sağlıyor. Ki Kevser Güler’den öğrendiğimiz kadarıyla bu tanışma, yıllar içinde bienal izleyicilerinin çok önemsediği bir durum haline gelmiş:

“Bienalin her edisyonunda, mekân seçiminin belirli bir kent deneyimi de önerdiği, kentin, mekânların yeni olanaklarını gündeme getirdiği çok sık duyduğumuz bir geri bildirim. İzleyiciler sadece sergileri değil kentin semtlerini ve yapılarını da ziyaret ediyor, yalnızca sanat yapıtlarını değil, sergi mekanlarını da bu vesileyle deneyimliyor. Bazı izleyiciler için bienal, hiç bilmediği bir binayı, bir sokağı ya da bir bölgeyi ilk kez görmeye vesile oluyor.”

DÖNÜŞÜM HİÇ DE KOLAY DEĞİL

Bir yapıyı bienal mekanına dönüştürmek ciddi bir düzenleme gerektiriyor. Bu yılın mekânlarından Zihni Han’ı ele alalım örneğin. Zihni Han’ın sahibi olan Zihni Holding, bienal mekân destekçilerinden biri olarak mekânın kapılarını kira bedeli talep etmeden İKSV’ye açtı. Tüm yapı, bienal ekibi tarafından serginin ve sanat yapıtlarının ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlendi. Bu düzenlemelere geçici duvarlar yapmak, boya, yeni aydınlatma ve elektrik kablolaması, ses izolasyonu gibi teknik işler de dahil. İzleyici güvenliğini ve konforunu sağlamak için yapılan onarımlar da var. Bu tür çalışmaların tüm maliyetini bienal, destekçilerle birlikte karşılıyor. Sergi sona erdiğinde, mekân yine eski hâline yakın bir biçimde sahibine teslim ediliyor. Bu tip mekân giderleri, her edisyon için bienal bütçesinin yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor.

İstanbul’daki hemen her yapı öyle ya da böyle yıkım baskısı altında. Beklenen deprem bunun bir nedeni ama deprem bahanesiyle rantla da ilişkisi olmadığını kim söyleyebilir. Peki haberimize konu olan yapılar aslen ne için inşa edildi ve İstanbul Bienali onların kaderini nasıl değiştirdi? Bunu tam olarak anlamak için mekânların hikâyesine bakmak gerekiyor.

Artİstanbul Feshane: Haliç kıyısındaki Feshane, Osmanlı İmparatorluğu döneminin endüstriyel miraslarından biri. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet döneminde fabrika olarak kullanılan bu yapı, 1986’da boşaltıldı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi. 1989’da düzenlenen ‘Serotonin I’ adlı sergiyle, atıl bir mekânın sanata nasıl devredilebileceği görüldü. Yapıda modern bir müze açılması fikri gündeme geldi; aylar süren görüşmeler sonucunda İKSV ile belediye arasında bir protokol imzalandı. Vakıf, yapıyı restore edip 45 yıl kiralayacak, burada modern bir müze açacaktı. Feshane, vakıf tarafından özenle restore edildi ve 1992’de 3. İstanbul Bienali’nin ana mekânı olarak sanatseverlerle buluştu. Yılların fabrikası yeniden hayat bulmuştu.

Ne var ki, 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı Refah Partisi’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan kazanınca, protokol rafa kaldırıldı. Feshane, belediye tarafından Çağdaş El Sanatları Müzesi olarak kullanılmaya başlandı. Zamanla fuar, toplantı ve sergi mekânı olarak işlev kazandı. 2000’li yıllarda bir kez daha atıl kalan yapının, geleceği belirsiz hale geldi. 2018’de Tasavvuf ve Osmanlı Kıyafetleri Müzesi olması planlandı, hatta ihalesi bile açıldı. 2019’da Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle bu proje iptal edildi.

Kapsamlı bir restorasyonun ardından, Haziran 2023’te Artİstanbul Feshane adıyla, modern bir kültür mekânı olarak kapılarını açtı. Bugün burada ağırlıklı olarak çağdaş sanat sergileri düzenleniyor. Osmanlı’nın endüstriyel mirası, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul’un en önemli kültür merkezlerinden biri olarak yeniden hayat bulmuş durumda.

İstanbul Modern: Karaköy’ün simge yapılarından biri olan İstanbul Modern’in hikâyesi, aslında şehrin sanayi mirasından doğan bir dönüşümü anlatıyor. Mimar Sedad Hakkı Eldem tarafından, Denizcilik İşletmeleri için kuru yük depolamak amacıyla inşa edilen Antrepo No. 4, 8 bin metrekarelik geniş alanıyla bir modern müze olarak hayal edilmeden önce, 2003 yılında 8. İstanbul Bienali’nin ana mekânı olarak sanatseverlerle buluştu.

Avrupa Birliği rüzgârının estiği o dönemde, hükümet antreponun kullanım hakkını İKSV’ye verdi (İki yıl sonra bu hak İstanbul Modern Sanat Vakfı’na devredildi) ve 2004 yılında İstanbulModern kapılarını ziyaretçilere açtı. Müze, uzun yıllar boyunca Karaköy’ün kültürel damarında hayat buldu, sergileriyle, etkinlikleriyle kentin çağdaş sanatla buluştuğu merkezlerinden oldu. Galataport projesi kapsamında eski antrepo yıkıldı, yerine bir müze olarak tasarlanan Renzo Piano imzasını taşıyan yapı inşa edildi.

Garibaldi Binası: İstiklal Caddesi’nin kalabalığı içinde sessizce duran Garibaldi Binası, 19. yüzyılın çok kültürlü İstanbul’unun bugüne uzananan mirası. 1860’larda kentin İtalyan topluluğu tarafından, İtalya’nın ulusal kahramanı Giuseppe Garibaldi’ye adanmış bir sosyal kulüp olarak inşa edildi. Dönemin Levanten ve İtalyan entelektüellerinin buluştuğu bir kültür durağıydı. Tiyatro oyunları sahnelenir, konserler verilir, İstanbul’un çok dilli ruhu bu taş duvarlarda yankılanırdı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında el değiştirdi; bir süre farklı kurumların kullanımına girdi, ardından uzun yıllar sessizliğe büründü. Ta ki 9. İstanbul Bienali 2005’te o sessizliği bozana kadar.Yapı, bienalle birlikte İstanbulluların belleğinde canlandı ve potansiyeli fark edildi.

2010’lu yıllarda TÜRSAB ile İtalyan Vakfı arasında imzalanan anlaşma sonrası kapsamlı bir restorasyon süreci başladı. Tarihi dokusu korunarak, geçmişin zarafetiyle bugünün kültür dinamizmini buluşturan bir merkez haline geldi.

Tütün Deposu: Tophane’nin dar sokaklarında dolaşırken bir bina karşınıza çıkar; taş duvarları yaşlı, pencereleri derin, ama içinde hayatın yeniden yeşerdiği bir yer: Tütün Deposu. Bir zamanlar Kavala Ailesine ait bir tütün ambarıydı. 1920’lerin sonunda inşa edilmiş, cephesindeki çiçek desenleriyle endüstri mimarisine zarafet katmıştı. Zaman değişti, şehir büyüdü, ticaretin ekseni kaydı. Tophane’nin bu taş binası da sessizliğe büründü. İstanbul Bienali, kentin bu unutulmuş köşelerine yeniden hayat üfleyene dek. Yine 9. İstanbul Bienali sırasında Tütün Deposu ilk kez sergi alanına dönüştürüldü. O günlerde kimse farkında değildi ama bu deneyim, mekânın geleceğini belirleyecekti.

2008’de, yapının kimliğine dokunmadan yapılan özenli bir restorasyonla yeni bir dönem başladı. Bir yıl sonra Depo İstanbul adıyla kapılarını yeniden açan bina, sadece bir sergi salonu değil, bağımsız sanatın, hafıza çalışmalarının ve özgür düşüncenin buluştuğu bir platform haline geldi. 11. ve 14. İstanbul Bienali’nde yeniden kullanıldı. Her defasında kentin kültürel damarına taze bir kan pompaladı.

Darphane-i Âmire: Topkapı Sarayı’nın ilk avlusunda, Aya İrini’nin gölgesinde yükselen Darphane-i Âmire, Osmanlı’nın para basma merkezi olarak kuruldu. Cumhuriyet döneminde farklı işlevlerle kullanıldı. 1990’larda, İstanbul’un kültürel dönüşümünün simgelerinden biri haline geldi. 1996’da, Tarih Vakfı tarafından İstanbul Kent Müzesi kurulması amacıyla kullanılmaya başlandı. 1997’deki 5. İstanbul Bienali’nde ana sergi mekânıydı. Bienal, sanatın sadece galerilerde değil, kentin farklı mekânlarında da var olabileceğini gösterdi. Ancak, 2000’li yıllarda Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle Darphane-i Âmire’nin geleceği de belirsizleşti. 2008’de boşaltıldı. Kültür Bakanlığı, burayı Arkeoloji Müzesi’nin gelişme alanı olarak tanımladı.

İMÇ: İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), 1950’lerin sonunda inşa edildiğinde sadece bir ticaret merkezi değil, modern bir kamusal mekân olarak tasarlanmıştı. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mozaikleri, Füreya Koral’ın seramikleri ve Kuzgun Acar’ın heykelleriyle süslenen çarşı, kentin estetik ve kültürel vizyonunu yansıtıyordu.

Yıllar içinde çarşı, ekonomik ve sosyal değişimlerle şekil değiştirdi. 1980’lerden sonra küçük esnafın, zanaatkârların ve plakçıların çarşısı oldu. Yapının modernist dokusu, kaotik şehir hayatında fark edilmez hale geldi.

2007’deki 10. İstanbul Bienali ve sonrasındaki sanat girişimleriyle İMÇ yeniden sahneye çıktı. Artık burada sanatçılar stüdyo açıyor, sergiler düzenleniyor ve atölye çalışmaları ile açık stüdyo günleri gerçekleşiyor. Çarşı, geçmişteki ticari ve zanaat odaklı işlevinden, çağdaş sanatın buluşma mekânına dönüştü.

Salt Beyoğlu: Platform Galeri başlangıçta kültür mekânı olarak inşa edilmemişti; ofis olarak kullanılıyordu. 1997’de Garanti Bankası’nın desteğiyle Platform Garanti’ye dönüştürüldü.

Platform, özellikle 1997 ve 2001 İstanbul Bienalleri sırasında sanatçılar için üretim ve sergi alanı olarak kullanıldı. Bienal etkinlikleri, mekânın yalnızca sergi salonu olmanın ötesine geçmesini sağladı; performanslar, yerleştirmeler ve deneysel çalışmalar Platform’u sanatın canlı bir buluşma noktası hâline getirdi.

2000’li yıllarda, mekânın stüdyo ve sergi alanları genişletildi; atölyeler, paneller ve yayın çalışmalarıyla sürekli bir sanat üretim merkezi olarak işlev kazandı. Sonrasında Salt Beyoğlu adıyla hizmet vermeye başladı ve bir zamanlar sıradan bir ofis olan yapının, İstanbul’un çağdaş sanatını besleyen bir merkez hâline geldi.

Feriköy Rum Okulu: İstanbul’un çok kültürlü yapısının simgelerinden olan Feriköy Rum Okulu, 1889’da bir eğitim kurumu olarak inşa edildi. 1953’te okulun eski binası yıkıldı, yerine inşa edilen yapıda eğitim faaliyetleri devam etti. Öğrenci sayısının azalmasıyla birlikte, 2003’te kapandı ve bina neredeyse unutuldu.

Ancak 2023’te İstanbul Bienali, bu yapıyı tekrar hatırlattı. Taş duvarları, sınıf sıraları ve koridorları, sanatın dinamizmiyle yeniden canlandı. Bugün Feriköy Rum Okulu, İstanbul’un çok katmanlı geçmişini ve çağdaş sanatın canlı dokusunu bir arada taşıyan bir mekân olarak varlığını sürdürüyor.

Galata Rum Okulu: Karaköy’de 1910’da inşa edilen Galata Rum Okulu, dönemin ruhunu ve modernleşme arzusunu yansıtıyordu. Eleni Zarifi’nin desteğiyle yapılan okul, yıllarca Rum çocuklarının eğitim yuvası oldu. Ancak zamanla sessizlik çöktü; 1988’de eğitime kapandı. 2000’lerin başında kısa bir süre anaokulu olarak kullanılsa da tekrar kapandı.

2017’de 15. İstanbul Bienali, bu atıl mekâna yeni bir soluk getirdi. Tahtalar, sınıf sıraları ve koridorlar, sanatçılar tarafından yeniden keşfedildi. Bugün Galata Rum Okulu, kentin çok katmanlı tarihinin ve güncel sanatın iç içe geçtiği bir mekân. Ki bu yılki İstanbul Bienali’nin de mekanlarından biri olarak ziyaretçilerini ağırlıyor.

Fransız Yetimhanesi: Sultan Abdülaziz tarafından 1869’da, Aziz Vincent de Paul’ün Yardımsever Kızları Cemiyeti’ne tahsis edilen bina, Saint-Joseph Fransız Yetimhanesi olarak hizmet vermeye başladı. 1937’ye kadar çocuklara yuva olan yapı, 2000’li yıllarda, Beyoğlu’nun kültürel dönüşümünün bir parçası olarak yeniden fark edildi. İKSV ve bienal ekibi, Fransız Yetimhanesi’ni kültürel etkinlikler için kullanmaya başladı. Mekân, sınıfları ve geniş koridorlarıyla performanslar, yerleştirmeler ve interaktif sanat çalışmalar için sanatçılara önemli bir alan sundu. 14. İstanbul Bienali mekânlarından biriydi. Bu yıl da Khalil Rabah’ın yerleştirmesine ev sahipliği yapıyor.

Taş Mektep: Büyükada’ki Taş Mektep, 19. yüzyılın ikinci yarısında Rum Ortodoks Patriği Sofronios tarafından inşa edildi. Fransız mimar Alexandre Vallaury’nin dokunuşuyla yükselen yapı, o dönem adadaki çocukların eğitim gördüğü bir okuldu. 1979’a kadar hizmet veren okul kapandı ve bina uzun süre sessizliğe gömüldü.

2019’da 16. İstanbul Bienali, Taş Mektep’i tekrar hayatımıza soktu. Sanatçılar mekânı sadece bir sergi alanı olarak kullanmadı, geçmişin ve günümüzün iç içe geçtiği bir deneyim hâline getirdi. Daha sonra İBB Miras tarafından kapsamlı bir restorasyondan geçirildi. Sergi salonları, atölyeler, kütüphane, kitabevi, kafe ve konser salonlarıyla zenginleşmiş bir kültür merkezi olarak hâlâ aktif biçimde kullanılıyor.

Küçük Mustafa Paşa Hamamı: Fatih’in dar sokaklarında, 1477’de inşa edilen Küçük Mustafa Paşa Hamamı, Osmanlı döneminin sosyal yaşamının izlerini taşıyan bir yapı. 1990’ların ortalarından itibaren kullanılmaz hale geldi. 14. İstanbul Bienali ile 2015’te yeniden hayat buldu. Hamamın daha büyük olan erkekler bölümü sanatçılara açıldı. Wael Shawky gibi isimlerin gösterimleri burada izleyiciyle buluştu.

İki yıl sonra, 15. İstanbul Bienali hamamla ilişkiyi bir adım daha ileri taşıdı. Bu kez kadınlar bölümü de sergi alanı olarak açıldı. Bienal bu müdahaleyle mahremiyet ve kamusallık, geçmiş ve şimdi arasında hassas bir diyalog kurdu. Canlı bir kültür mekanı olarak yoluna devam ediyor. 

Merkez Rum Kız Lisesi: Beyoğlu’nun arka sokaklarında, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen Merkez Rum Kız Lisesi, uzun yıllar kız öğrencilerin eğitim aldığı bir okul olarak varlığını sürdürdü. Taş duvarları, geniş koridorları ve yüksek tavanları, sayısız hikâyeye tanıklık etti; dersliklerde fısıldanan sırlar, bahçelerde yankılanan kahkahalar, binanın hafızasına kazındı. Zamanla eğitim işlevini yitiren bina, sessizliğe gömüldü. Ama boşluğu, tarihin sessizliği ile günümüzün yaratıcı enerjisi arasında bir köprü kurmak isteyen sanatçılar doldurdu. 2021’de düzenlenen 17. İstanbul Bienali, mekânın tarihi dokusunu olduğu gibi koruyarak sanatçılara sınıfları, koridorları ve bahçeleri ile önemli bir alan sundu. Bugün Merkez Rum Kız Lisesi, bienalin dönüştürücülüğü sayesinde yalnızca geçmişin hatırasını taşıyan bir yapı değil; çağdaş sanatın nefes aldığı, kültür ve üretimin iç içe geçtiği bir mekân olarak hayatını sürdürüyor.