“Oğlumu okulda sandalyeye bağlanmış buldum”

“Oğlum sınıfa uyum sağlayamadığı için hareket etmesin ve arkadaşlarını rahatsız etmesin diye sandalyesi ile masası koli bandıyla birbirine bağlanmıştı. Yağmurlu bir günde okula geldiğimde oğlumu kucağıma almak istedim, ancak onu sandalyeye bantlanmış bir şekilde buldum. O günden sonra okulu bıraktık.” Türkiye’de özel gereksinimli çocuklar ve aileleri için sorunlar yalnızca eğitim ya da sağlık hizmetlerine erişimle sınırlı değil. En büyük yük; tanı sürecindeki belirsizlik, sistemsel sorunlar ve toplumun dışlaması.

Özgecan Siyez
Uluslararası İlişkiler eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi’nde Bilgisayar ve Dijital Adli Bilişim alanında yüksek lisans yaptı. ATV ve Show TV'de ekonomi muhabiri olarak görev aldı. Serbest gazetecilik...

“Okula geldiğimde oğlumu kucağıma almak istedim, ancak onu sandalyeye bantlanmış bir şekilde buldum. Hareket etmesin ve arkadaşlarını rahatsız etmesin diye sandalyesi ile masası koli bandıyla birbirine bağlanmıştı. O günden sonra okulu bıraktık.”

Sevinç Küçük Yazar, 10 yaşındaki oğlu Yusuf ile yaşadıklarını böyle anlatıyor.  Türkiye’de özel gereksinimli çocuklar ve aileleri için sorunlar yalnızca eğitim ya da sağlık hizmetlerine erişimle sınırlı değil. En büyük yük; tanı sürecindeki belirsizlik, sistemsel sorunlar ve toplumun dışlaması.

Bursa’da yaşayan Yazar, hamileliğinden itibaren farklı doktorlardan birbiriyle çelişen görüşler aldıklarını anlatıyor. 10 yıl geçmesine rağmen oğluna kesin bir teşhis konmuş değil. Bu belirsizlik, engelli raporu almalarının önünde bir engel. Teşhis eksikliği, eğitim hayatında da sorunlar yaratıyor:

“Okuldan sandalye istediler, ben de aldım. Ancak oğlum hareket etmesin ve arkadaşlarını rahatsız etmesin diye sandalyesi ile masası koli bandıyla birbirine bağlanmıştı. Bunun öğrenmesi ve eğitim için yapıldığı söylendi. Öğretmeni beni uzaklaştırmaya çalışıyordu. Yağmurlu bir günde okula geldiğimde oğlumu kucağıma almak istedim, ancak onu sandalyeye bantlanmış bir şekilde buldum. Bu benim için büyük bir şoktu. O günden sonra okulu bıraktık.”

Bu olayın ardından Yusuf’un seslere karşı aşırı hassasiyet geliştirdiğini, okul servislerini gördüğünde çığlık attığını anlatan anne, yaklaşık dört yıldır evde eğitim almak zorunda kaldıklarını söylüyor. Yaşananlara rağmen ne okul yönetiminden ne de ilgili kurumlardan bir destek ya da özür almışlar.

Eğitimciler, anneler, sivil toplum temsilcileri ve psikologlar; erken tanının hayati önemine rağmen sürecin çoğu zaman geciktiğini, bunun da hem çocukların gelişimini hem de ailelerin psikolojik dayanıklılığını doğrudan etkilediğini anlatıyor.

“AİLELER ‘GEÇER’ DİYEREK ERTELİYOR”

15 yıllık özel eğitim öğretmeni Serdar Akkoç, erken yaşta başlanan eğitimin gelişim üzerindeki belirleyici rolüne dikkat çekiyor:

“Yetersizliğin türüne göre ne kadar erken eğitime başlanırsa, gelişim o kadar sağlıklı ilerler. Ancak aileler çoğu zaman ‘bekleyelim, geçer’ diyerek süreci erteliyor. Bu çocuklar sporla, sanatla, oyun terapileriyle; ihtiyaçlarına göre fizyoterapi, ergoterapi ve dil-konuşma terapileriyle desteklenmeli. Ancak artan yaşam maliyetleri nedeniyle birçok aile bu desteklere de ulaşamıyor.”

Akkoç’a göre bir diğer temel sorun ise kabullenme süreci. Ailelerin, çocuğun yapamadıklarına odaklanmak yerine yapabildiklerini görmesi gerektiğini vurgulayan Akkoç, özel eğitimde başarının öğrenci–ebeveyn–öğretmen zinciriyle mümkün olduğunu ifade ediyor. Bu zincirde yaşanan kopuklukların eğitimin niteliğini doğrudan düşürdüğünü belirtiyor.

“TOPLUM BİZİ İKİNCİ SINIF VATANDAŞ GİBİ GÖRÜYOR”

İsminin gizli kalmasını isteyen, İzmir’de yaşayan özel gereksinimli bir çocuk annesi, yaşadıkları toplumsal dışlanmayı şu sözlerle anlatıyor:

“Toplu taşımada, markette, parkta bazen elle gösteriliyoruz. İnsanlar bunun bir hastalık olmadığını anlamalı. Çocuklarımız yadırganmamalı.”

Anneye göre ekonomik baskı da her geçen gün artıyor:

“Çocuğa pahalılığı anlatamazsınız. Her gün küçük de olsa bir şey almak zorundasınız. Devlet desteği alamayan anneler çaresizce idare etmeye çalışıyor.”

Aileler ayrıca bazı özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin yeterince denetlenmediğini, çocukların zaman zaman “ticari bir unsur” gibi görüldüğünü dile getiriyor.

 

Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği (ÖÇED) Başkanı Parin Yakupyan, erken tanının yalnızca çocuk için değil, aile için de kritik olduğunu vurguluyor:

“Belirsizlik ailelerin kaygısını artırır. Tanı geciktikçe psikolojik bedeller ağırlaşır. Oysa doğru tanı, doğru desteğin başlangıcıdır.”

Yakupyan’a göre özel gereksinimli çocuklar bireysel değil, toplumsal bir mesele olarak ele alınmalı. Farkındalık çalışmalarının artırılması, sosyal alanların kapsayıcı hale getirilmesi ve ailelerin yalnız bırakılmaması gerektiğini söylüyor.

ÖZELLİKLE ANNELER TÜKENİYOR

Psikolog Gökhan Tekin ise özellikle annelerde görülen tükenmişliğe dikkat çekiyor:

“Üzülmek bozulmak değildir. Çocukların ve ailelerin toparlanma becerileri geliştirilebilir. Asıl belirleyici olan psikolojik dayanıklılıktır.”

Tekin’e göre özel gereksinimli bir çocuk, yalnızca anne-çocuk ilişkisini değil; eş ilişkisini, sosyal rolleri ve ailenin tüm yaşamını etkiliyor. Bu nedenle psikolojik destek, bir lüks değil temel bir ihtiyaç olarak görülmeli.

ORTAK TALEP: ANLAŞILMAK VE YALNIZ BIRAKILMAMAK

Eğitimciler, aileler, sivil toplum kuruluşları ve uzmanların ortak talebi net: Özel gereksinimli çocuklar ve aileleri acıma değil; anlayış, geçici çözümler değil; sürdürülebilir politikalar istiyor. Erken tanı, nitelikli ve denetlenen eğitim, psikolojik destek ve toplumsal farkındalık olmadan bu yükün yalnızca ailelerin omuzlarında kalması kaçınılmaz görünüyor.