Türkiye’de kuir estetik, 2015’ten 2025’e; kavramsal ve yöntemsel değişiklikler geçirdi. Aktivizm örgütlendikçe, sergileme yöntemleri de çeşitlendi, dikkatini başka yönlere çekebildi. Kamusallığın daraldığı, yasak ve sansür mekanizmalarının arttığı bu 10 yılda mağduriyet algısına takılmadan karşı-hegemonik bir hat geliştirdi.
Bu yazı dizisi; kuir sanatın bu dönüşümünü aktivizm ve kültür ekosistemindeki gerilimler üzerinden izliyor…
BÖLÜM 1: BURADAN NEREYE GİDİYORUZ?
Kuir sanatın bugün nasıl tariflenebileceği veya sanatsal pratiklerin hangi biçimlerde kuirleştirildiği; LGBTİ+ hareketinin tarihsel mücadelesinden ve örgütlenme deneyimlerinden ayrı değil.
Kuir estetik, heteronormatif anlatı biçimlerinin yerinden edildiği bir eylem alanı olarak işlev gördü. Türkiye’de ise kuir sanat, 1990’lardan bugüne aktivistlerin kolektif eylemleri ve kamusallık talepleriyle beraber şekillendi. LGBTİ+ hareketinin güçlenmesi anlatı repertuarını da çeşitlendirdi. Geride bıraktığımız yıllarda, medyanın, kurumların, kültür sanat aktörlerinin olumlu yönde gözlemlenen değişimleri de mücadelenin sonucuydu.

“OKULDA, İŞTE, MECLİS’TE: EŞCİNSELLER HER YERDE”
Türkiye’de 1990’lar boyunca LGBTİ+’lar sokakta ve hayatın diğer alanlarında örgütlenme faaliyetlerine başlamıştı. 1993’te Lamdaistanbul, 1994’te Venüs’ün Kız Kardeşleri ve Kaos GL, 1996’da Kadın Kapısı, 1997’de Gacı dergisi, 1998’de Sappho’nun Kızları, 2001’de Siyah Pembe Üçgen, 2002’de Lamdaistanbul Kültür Merkezi, 2005’te Kaos GL Derneği, 2006’da Pembe Hayat, 2007’de Voltans, Diyarbakır Piramit, Eskişehir MorEL, 2010’da Hevjin, İstanbul LGBTT, 2011’de ise SPoD ve Hebûn LGBT kuruldu.
1993’te ilk Onur Yürüyüşü denemesi yapıldı. Kaos GL, 2001 1 Mayıs’ına, “Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecek” sloganıyla katıldı. 2003’te 1 Mart Tezkeresi’ne karşı yürütülen kampanya, “İslamcılarla eşcinseller yan yana” denilerek tanıtılacaktı. Aynı yıl 40 kişilik bir grup ilk defa Onur Yürüyüşü yapabildi.
YÜRÜYORUZ!
2006 yılına gelindiğinde artık İstanbul ve Ankara gibi merkezlerin dışında da bir hareketlilik başlamıştı. Bursa Gökkuşağı Derneği’nin ifade özgürlüğü için yapmak istediği eylem, kamusallık talebinin merkez-dışındaki sembolü olacaktı. Bursaspor taraftarları üzerinden organize edilen saldırıyla bu talebin önüne geçildi. Aykut Atasay’ın yönettiği, Boysan Yakar’ın yapımcılığını üstlendiği “Yürüyoruz” filmi bu süreci kayda geçirdi. Bursa eylemi engellenmiş olsa da sürecin kaydedilmesi kuir bir karşı-tarih yazımının görsel örneklerinden biri olacaktı.

LGBTİ+ Hareketi büyüdükçe, eleştirel odağını kendi içindeki eşitsizliklere ve homofobik pratiklere çevirmeye başladı. Kadınların hareket içinde yeterince görünür olmadığı tartışması dikkat çekiciydi. Bu tartışma, lezbiyen-biseksüel kadın yazınını geliştiren “Kadın Kadına Öykü Yarışması” gibi buluşmaların yapılmasına da imkân sağladı. Seçilen öyküler “Aşkın L Hali” ismiyle kitaplaştırıldı. 2007 senesinde Nevruz Ebru Aksu, “Aç Yüzünü” isimli fotoğraf sergisiyle lezbiyen görünürlüğüne dikkat çekti. Aynı tartışma 2009’da Aykut Atasay, İzlem Aybastı ve Zeliha Deniz yönetmenliğinde “Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme” filminin de odak noktasıydı. Bu dönem yayınlanan Hande Öğüt’ün “Biliyor(mu)sun(?) Her Kadın Heteroseksüel Değildir” kitabı, lezbiyenliğin partiyarkayı ifşa edebilmesinin üzerinde duracaktı.
ÖRGÜTLENMELER, KESİŞİMLER
2007 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kurulan Bilgi Gökkuşağı’nın ardından, başka üniversite kampüslerinde de LeGaTo (Lezbiyen Gay Toplulukları) deneyimlerinin mirası üzerinden örgütlenmeler başladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde luBUnya, İstanbul Üniversitesi’nde Radar İnisiyatifi kuruldu.
Aynı dönemde Parlamento’dan bir ses, Kürt siyaseti ile LGBTİ+ hareketinin yollarının kesişmesi için çabaladı. 2007 seçimlerinde Bin Umut Adayı olarak İstanbul’dan milletvekili seçilen Sebahat Tuncel’in, 16 Nisan 2008’de dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in yanıtlaması için hazırladığı soru önergesinde; hükümetin “lezbiyen, gay, biseksüel, travesti ve transseksüellere yönelik ayrımcı uygulamaların değiştirilmesine dair” bir gündemi olup olmadığını sorması, LGBTİ+’lar için tarihsel bir an kabul edildi.
Tuncel, katıldığı etkinliklerde bu kesişimi, “eşcinsellerin hak mücadelesine destek vermek, barış ve özgürlük mücadelesiyle örtüşmektedir” diye tarif etti. DEHAP’ın, Anayasanın 10. maddesine “cinsel yönelim” ifadesinin eklenmesini teklif etmesinin ardından LGBTİ+’ların yolları diğer hak hareketleriyle kesişti.

“KAOS, MEMLEKETİ YAŞANILIR KILIYOR”
1995’ten beri yayın hayatını sürdüren Kaos GL dergisi kuir politikanın ve literatürün gelişmesine katkı sunan mecraların başında gelir. O yıllarda Kaos GL alternatif film yapımlarına da destek verdi. 2006’da Oktay İnce’nin yönettiği “Devrim Beni Aramadı” filmi gibi…
Film, homofobinin sol hareketlerde nasıl yerleşik olduğunu ve LGBTİ+’ların da homofobiden azade olmadığını tartışır. 29 Nisan 1995’te, o dönem haftalık olarak yayınlanan Express dergisinin “Gay-Lezbiyen” sayfasında Yıldırım Türker, Kaos GL için şöyle yazacaktı:
“Bu memleketi hala yaşanılır kılan şeylerin başında geliyor Kaos, benim içim. Bir avuç öfkeli gencin çok iyi bildiği Ankara akşamlarında birbirlerinin evlerinde toplanıp heyecanla dergiyi hazırlayışlarını görür gibiyim. Tartışıyorlar, bağrışıyorlar, gülüşüyorlar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin loş tarihinde ‘kendileri’ gibi olmanın cüretkâr öyküsüyle bir gedik açıyorlar.”
Dergi, 1999’da bir çizim gerekçe gösterilerek kapalı zarflarda satılmaya zorlandı; verilen mücadelenin sonucunda zarflardan çıkabildi. 2006’da sanatçı Taner Ceylan’a ait bir resim gerekçe gösterilerek bir sayısı hakkında toplatma kararı verildi. Bu karara yapılan itirazlar sonucunda AİHM, 2016 yılında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme, kamu makamlarının soyut ve genelleyici biçimde “ahlak” gerekçesine dayanmasını, çoğulculuğa yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi.
Kaos GL dergisi, 2006-2009 yılları arasında Ankara, İzmir, Eskişehir, Diyarbakır, Van ve İstanbul’da “Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmalar”ı organize edecekti.

2008’İN AKP’Sİ: “EŞCİNSELLERİN TEMİNATIYIZ”
O yılların bir başka önemli gelişmesi, dönemin Aile ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik hastalıktır” sözleriyle başlattığı nefret kampanyasından hemen önce yaşandı. AKP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, 3. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’ya katılarak AKP hükümetinin “cinsel tercihlerinden dolayı ayrımcılığa uğranılmamasının teminatı” olduğunu ifade etti. Aynı buluşmada Üskül, LGBTT bireyler İnsan Hakları İzleme Hukuk Komisyonu üyeleriyle yaptığı görüşmede, sanatçı Esmeray’a yönelik saldırıları gündeme getirme sözü verdi. Aslında Üskül’ün 2008’de yaptığı bu konuşma, AKP’nin ilk yıllarında LGBTİ+’lara verilen yasal güvence taahhütten farksızdı.
Ancak Üskül, yargı ve medya eliyle derinleştirilen düşmanlığın önünde duramadı. Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği, “Anayasa’nın 10. maddesinde LGBTT bireylerin kapsanmadığı” yorumu üzerinden “hukuka ve genel ahlaka aykırı” bulunarak kapatıldı. Karar, daha sonra Yargıtay kararıyla bozulacaktı. 2008 yılında, yazıları sebebiyle Lambdaistanbul tarafından Hormonlu Domates ödülüne aday gösterilen, kendisine ödül verilirse dini kitaplarla törene katılacağını sağcı militan edasıyla açıklayan Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven, Lambdaistanbul’un kapatılmasının ardından bir yazı kalem aldı. Güven, yazısında “Bütün dünyayı kapatamazsınız, bütün dünyayı içeri atamazsınız” ifadelerini kullanarak; kararın Necmettin Erbakan’a getirilen siyasi yasaklarla benzerlik taşıdığını ileri sürecekti.
“HOŞGÖRÜ” ZAMANLARI
O yıllarda iktidar tarafından çıkan sesler Üskül’le sınırlı değildi: AKP Kütahya Milletvekili İdris Bal, ABD’deki bazı eyaletlerde eşcinsel evliliklerin yasal olduğunu söyleyerek Türkiye’de de bu konunun tartışılabileceğini dile getirdi. AKP Sivas Milletvekili Nursuna Memecan Arnavutluk’ta Avrupa Parlamentosu tarafından düzenlenen Temel Haklar, Ayrımcılık Yasağı ve LGBTİ’ler Dâhil Olmak Üzere Hassas Grupların Korunması seminerine katıldı.
Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bir yandan “fobik” konuşmalar yapıp öte yandan “Türkiye’de eşcinsellik, yaşayanlarca zor bir şeydir. Ayrımcılık sebebi olabilir. Hoşgörülü olmak zorundayız” diyecekti. Mehmet Bekaroğlu, “homoseksüelmiş, lezbiyenmiş hiç ayırmadan” dört yıl Refah Partisi’nde milletvekilliği yaptığını açıklamıştı.
Medyada da kimi istisnai anlara rastlamak mümkündü. Cinsiyetçi açıklamalarıyla bilinen Fatih Altaylı dahi Lambdaistanbul’un kapatılmasına karşı çıkıp yer aldığı yayınlarda homofobik bir dile izin vermeyeceğinin sözünü verdi.

SAHNELERDE GÖRÜNÜRLÜK MÜCADELESİ
2010’lar Türkiye’si, kuir sanatçıların kültür sanat sahnesinde görünürlük kazandığı bir dönem oldu. Tiyatro yazarı Ebru Nihan Celkan, Türkiye tiyatro tarihinde LGBTİ+ karakterlerin en fazla sahnelendiği yıl olarak bu döneme işaret edecekti. Artık tiyatro oyunlarında trans karakterlerin gülünçleştirilmediği örnekler öne çıkmaya başlayacaktı.
Celkan’ın yazdığı, Sumru Yavrucuk’un bir trans kadını canlandırdığı “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” oyunu Afife gibi ‘prestijli’ tiyatro ödüllerini alabilmişti. 1996’dan beri tiyatro çalışmalarında yer alan, Mezopotamya Kültür Merkezi çıkışlı sanatçı Esmeray, sokak topluluklarından Amargi’nin tiyatro grubuna uzanan pratiğiyle ve tek kişilik oyunu “Cadının Bohçası”yla dönemin üretken sanatçıları arasındaydı. Oyun, Melisa Önal’ın 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi İlk Belgesel Ödülü’nü aldığı “Ben ve Nuri Bala” ve Emre Azizlerli’nin “Pembe Teskere” filmlerine de ilham oldu. DOT’un “Kürklü Merkür”ü, İkincikat’ın “Limonata”sı, Craft’ın “Uğrak Yeri”, Devlet Tiyatroları’nın “Sessizlik”i, D22’nin “Bent”i, Galata Perform’un “İZ”i, Sahne Hal’in “Örümcek Kadının Öpücüğü”, Ekip’in “Parti”si, Domus Sanat Çiftliği’nin “Kadınlar Aşklar Şarkılar”ı…

Dönemin popüler bir başka tiyatro oyunu ise “Garaj”dı. Craft Tiyatro tarafından sahnelenen, Kemal Hamamcıoğlu’nun yazdığı oyunda Enis Arıkan, Orkide isimli trans bir kadın karaktere hayat veriyordu. İzleyicilerin bolca desteğini alan, bir üçlemenin ikincisi olan oyun iki sezon kapalı gişe oynadı.
Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği tarafından yayınlanan “80’lerde Lubunya Olmak” ve “90’larda Lubunya Olmak” isimli kitaplar, Ufuk Tan Altunkaya tarafından sahneye uyarladı.
Ugo Rondinone’un 6. İstanbul Bienali için Taksim Meydanı’na yerleştirdiği gökkuşağı anıtı, “Buradan Nereye Gidiyoruz?” sorusunu sormuştu. küçük iskender 1991’de “Hortum Süleyman” lakaplı Süleyman Ulusoy’un Beyoğlu Ekipler Amiri olmasıyla Beyoğlu Ülker Sokak’ta başlatılan polis operasyonlarına karşı yazdığı “Ülker” adlı şiirinde bu soruya yanıt da verdi:
“ibne değilsen bayrak as diyorlar sana güzel çocuk / bizim tenimiz bayrak verdiğimiz kavgada / saçımızdan tırnağımıza kadar bayrağız biz / azınlıkların mücadelesinde, ön saflarda!”
BÖLÜM 2: MAĞDURLARIN DEĞİL, ÖZNELERİN DİLİ
2010 yılında iki erkeğin aşkını konu alan bir roman, Türkiye’nin çok satanlar listesine girdi: “Ali ile Ramazan.” Yazarı Perihan Mağden, katledilen Münevver Karabulut’un faili Cem Garipoğlu’na “haksızlık ettik” açıklamasını henüz yapmamıştı. “Ali ile Ramazan”, kısa bir süre sonra Studio 4 Istanbul tarafından sahneye de uyarlandı. Roman ve oyun bu dönemin “LGBTİ+ temalı” üretimlerinde sıkça rastladığımız üzere, mağduriyet etrafında klişe bir anlatı örüyordu. “Vicdan”, “hoşgörü”, “merhamet” kavramlarında kendisine muhatap arayan bir eğilim, dönemin sanatsal üretimlerinde kendisine yer buldu. Kitabın Almanya’da yayınlanması için başvurulan TEDA (Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılması) Projesi’nden muhafazakâr sebeplerle reddedildiği iddiası TBMM’de gündem olabilmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı proje, “ayrımcılık yapmadıklarını” açıkladı.

Daha sonra Yeni Akit ismini alacak olan Vakit Gazetesi, dönemin üretimlerini art arda hedef göstermeye başladı. Şubat 2010’da aktivist-oyuncu Ayça Damgacı’nın da oynadığı Yala Ama Yutma oyunu henüz prova aşamasındayken “Ahlaksız Oyun” manşetiyle hedef gösterildi. Beyoğlu Belediyesi tarafından oyunun gösterileceği Kumbaracı50 teknik bir eksiklik gerekçe gösterilerek mühürlendi. Birkaç gün sonra bu kez Garajistanbul’da sahnelenen, Nuri Harun Ateş’in “Dar-ül Love” operası “Böyle Sanat Olmaz Olsun” başlığıyla linç edildi. Gazetenin hedef gösterdikleri arasında Müjde Ar, Esmeray ve küçük iskender de vardı.
EKRANLARDA LGBTİ+ PANİĞİ
Televizyon ekranlarında da hararetli bir tartışma başlamıştı. 2006 yılında Kanal1’de erkek yarışmacıların kadınlık performansı sergileyeceği bir yarışma programının başlayacağı duyuruldu. Transfobi üretmekten öteye gidemeyeceği isminden de belli olan “O Şimdi Hanımefendi” adlı program, başlamasına günler kala “kötü örnek olacağı” gerekçesiyle askıya alındı. Kendisi de homofobik söylemler üreten Barbaros Şansal’ın Habertürk’teki “Top’lu İğne” programı, espriler aracılığıyla eşcinselliğin meşrulaştırıldığı gerekçesiyle yayından kaldırıldı. 2007’de RTÜK, Huysuz Virjin karakteriyle tanıdığımız dragqueen Seyfi Dursunoğlu’nun televizyon programını yasakladı. RTÜK Başkanı Zahit Akman kanalları tek tek arayıp “kadın kılığında erkek” istemediklerine dair ültimatom verdi.
Kendisi de fobik söylemlerde bulunan Dursunoğlu, bu yasak üzerine “Bütün Türkiye tarafından 40 senedir kabul edilmiş işimi engellemeye ne hakkınız var? Burada insan hakları aklınıza gelmiyor mu?” sorusunu sordu. Yasak sonrası Huysuz Virjin karakteri olmadan “Benimle Dans Eder Misin” programına katılan Dursunoğlu, “heteroseksizmle dans ettiği” yönünde eleştirildi. Ancak Huysuz, programın final bölümünde yasağı deldi.
Ekranlardaki ambargodan etkilenen bir diğer isim Kral TV’de uzun yıllar program yapan VJ Bülent’tir. 2009’da bir programdaki konuşmalarının ardından işten atıldı. VJ Bülent, yaptığı bir açıklamada Huysuz Virjin yasağının en önemli fay hattı olduğunu söyledi. Akşam Gazetesi’nin kuir yazarlarından Yiğit Karaahmet, “bunun adı açıkça homofobidir” diyerek VJ Bülent’in ayrımcılık sebebiyle dava açmasını teklif etti.

2010 yılında “Behzat Ç.” dizisinde komiser yardımcısı Banu ile Fatoş isimli karakterin öpüşmesi televizyon tarihinin en önemli anlarındandı. Aynı yıl Kanal D’de yayınlanacak olan, Songül Öden ve Tardu Flordun’un başrollerini paylaştığı “Mükemmel Çift” dizisinin ilk bölümünde iki erkeğin öpüşeceğinin açıklanması gündeme oturdu. Dizide gey karakteri canlandıracak olan Tuğrul Tülek, TRT Çocuk’ta sunduğu programına hazırlanırken işten çıkarıldığını öğrendi.
Gelen tepkiler üzerine dizideki öpüşme sahnesi geri çekildi. Birkaç ay sonra ATV’de yayınlanmaya başlayan “Kılıç Günü” dizisinin ilk bölümünde, bu kez iki erkek sevgili yatakta, yarı çıplak halde görüldü. Tek motivasyonu reyting olan dizi yönetmeni -aynı zamanda Kurtlar Vadisi dizisinin yapımcısı- Osman Sınav’dan beklenmeyen bir sahneydi. Sınav, kendini korumak için homofobiye sarıldı. RTÜK, ATV’yi yalnızca uyarmakla yetinirken; dizinin oyuncularından Onur Ayçelik’in konuk olduğu Habertürk’ün Ankara Raporu programına ceza verdi.

2000’lerin başında yayınlanan “Bir İstanbul Masalı” dizisindeki erkek sevgilisi olan Zekeriya karakterinin yer aldığı bazı sahneler, 2010’da yayınlanan tekrar bölümlerinde sansürlendi. Ekranda büyüyen nefretten birkaç yıl sonra; senaryosunu Yıldırım Türker, Tuğrul Eryılmaz, Seray Şahiner, Murat Uyurkulak’ın yazdığı “Kayıp Şehir” dizisinde, trans aktivist Ayta Sözeri izleyiciyle buluştu. Bir yıl sonra, Star TV’de yayınlanan “20 Dakika” dizisinde Ushan Çakır’ın hayat verdiği gey karakter “Bu ülkede kimliğimi saklamadan gezemezdim, çünkü Türkiye’de eşcinsel olmak suç” dedi. “20 Dakika”dan sonra, dizilerden verilecek başka bir örnek kalmasa da izleyicilerin önemli bir bölümü; 1993 yapımı “Sevginin Gücü”, 1996’daki “Kaldırım Çiçeği”, 2001’deki Yapayalnız ve 2003’te yayınlanan Kampusistan dizilerinde sınırlı ve yer yer sansürlü de olsa, LGBTİ+ temsilleriyle tanışmıştı zaten.

“İNŞALLAH ÖNCÜLÜK EDECEĞİZ”
Çağan Irmak’ın 2008 yapımı “Issız Adam” filmi, ana karakter Alper’in biseksüel ilişkisiyle başladı. Filmin bu sahnesini hatırında tutan çoğu izleyici, Alper’in bağlanma sorununu açılamamasına yordu. 2009 yılında Aydın Öztek’in yönetmeni olduğu “Çürüğüm, Askerim, Reddediyorum” filmi, LGBTİ+’ların askerliğe elverişsiz belgesi alma süreçlerine odaklandı. Film, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TÜRSAK tarafından desteklenir. O dönem Esmeray’a odaklanan filmlerden üçüncüsü olan Esmeray Bir Direniş Öyküsü de gösterildi. Hareketin içinden politik öznelerin “gerçek hikâyelerinin” anlatımı yaygınlaştı.
2010’da Emre Yalgın’ın yönetmenliğinde, “Teslimiyet” filmi vizyona girdi. Filmin oyuncularından Seyhan Arman, Selanik Film Festivali’nde ödül almalarına rağmen Kültür Bakanlığı’ndan destek görmemelerine dikkat çekti. 2011’de vizyona giren “Zenne”, 15 Temmuz 2008’de öldürülen Ahmet Yıldız’ın hikayesinden esinlendi. Film, Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi İlk Film dahil olmak üzere beş ödülle döndü. 2013’te ise Can Candan’ın yönettiği “Benim Çocuğum” belgeseli, LİSTAG üyesi ailelerin deneyimlerine odaklandı.
Belgeselin milletvekillerine özel gösterimine 550 milletvekilinden beş CHP’li milletvekiliyle birlikte AKP’li bir milletvekili katıldı. AKP Trabzon Milletvekili Safiye Seymenoğlu, ailelerin ne hissettiğini öğrenmek için filmi izlemeye geldiğini söyler. Seymenoğlu, partilerinin gündeminde LGBT haklarının olmadığını ifade ederken kendisinin bu konuda öncülük etmesi talebine “inşallah” diyerek yanıt verdi.

Beyaz perdedeki LGBTİ+ temsilinde akla gelen öncü filmler; Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı 1983 yapımı “İhtiras Fırtınası”, 1985’te Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Dul Bir Kadın”, 1992’de “Düş Gezginleri”, aynı yıl Yavuz Özkan’ın “İki Kadın” filmi, Orhan Oğuz’un “Dönersen Islık Çal” filmi, Mustafa Altıoklar’ın “Denize Hançer Düştü” filmi, 1994’te Yıldırım Türker’in senaryosunu yazdığı “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar”, 1997’de Ferzan Özpetek’in yönettiği “Hamam”, 1998’de Kutluğ Ataman’ın “Lola+Bilidikid”, 1999’da “Harem Suare”, 2001’de “Cahil Periler”, 2003’te “Karşı Pencere”dir.
Ancak 2010’larla beraber belgesel alanında bir patlama yaşanır: Veysel Akşahin, “Hala”; Deniz Buga, “Onur Hikayesi”; Döndü Kılıç, “Öbür İstanbul”; Zeynep Oral, “Ben, Sen, O”; Hüsniye Yıldız, “Devlet Henüz Bizi Görmüyor”; Emre Azizlerli, “Pembe Teskere”; Maria Binder, “Trans X İstanbul”; Çiğdem Karataş, “Bana Öyle Bakma”; Ulaş Dönmez, “Velev Ki”; Özge Özgüner-Ulaş Dutlu, “Voltrans”; Aykut Atasay, “Travestiler”; Kutluğ Ataman, “Ruhuma Asla”; Emre Yalgın, “Pembe Gri”, “Maria Binder”, “Trans BUT”; Nefise Özkal Lorentzen, “Sınıflandır Beni”, 2009 yapımı “Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme.”

KARŞI-HEGEMONYA MÜCADELESİ
Kültür-sanat alanında ve popüler kültürde LGBTİ+’ların görünürlüğü etrafındaki gerilim sürse de örgütlenmeye paralel biçimde bir karşı-hegemonya da inşa edilmeye başlar. Erman Toroğlu’nun “Hormonlu domates yemeyin homoseksüel olursunuz” sözlerine gönderme yapan Hormonlu Domates ödüllerinin verilmeye başlanması, bu karşı-hegemonik hattın sembolik örneklerindendir.
Gazeteci Ahmet Tulgar’ın, Kanal T’de katıldığı programdaki fobik sorular üzerine canlı yayını terk etmesi sine-i millet coşkusuyla karşılanır. Feyza Hepçilingirler, Tulgar’ın “Birbirimize” adlı romanı için “eşcinsel sevişmeyi okumaya hazır olmadığını” söyler. Bu homofobik beyana Bennu Yıldırımlar “hiç çekince duymadan okurum” diyerek tepki gösterir. Müjde Ar ise Kavaf’ın sözlerine karşı “Eşcinsellik hastalık değildir. Almanya Dışişleri Bakanı’na ‘Geçmiş olsun’ mu diyeceksiniz” sorusunu ekranlardan yöneltir. Hande Yener’in Onur Yürüyüşü’ne katılması, “cesaret verici” bulunur. 2011 yılında “Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe!” tarafından düzenlenen Uluslararası Nefret Suçları Konferansı’na davet edilen Hilal Kaplan, LGBTİ+ tepkileri sonucunda konferanstan çekilmek zorunda kalır.
PRIDE SERGİLERİ BAŞLIYOR
2010’lar boyunca kuir sanatçılar, Onur Haftası sergileri etrafında bir araya gelme imkânı bulur. “Hafriyat”, Karaköy’deki mekânında 2008’de “Makul”, 2009’da ise “İsyan ve Onur” sergilerine ev sahipliği yapar. Bu sergiler, kuir sanatçıların kolektif sergileme pratiğinin erken örneklerinden kabul edilir. Lambdaistanbul’un düzenlediği “Makul”, hareketin o tarihe kadar yürüttüğü “en büyük ölçekli organizasyonlardan biri” olarak da kayda geçer.
1988 yılında Urart Sanat Galerisi’ndeki ilk solo sergisi “Cehennemde Bir Mevsim”, hedef gösterilen Murat Morova da bu ilk sergide yer alan sanatçılar arasındadır. Morova, ilk kolektif sergide tel manken üzerine 1990’lı yılların porno dergileri için zorunlu tutulan poşetlerden yaptığı yelek yerleştirmesiyle yer alır. Sergiye Aykan Safoğlu, Aylin Kuryel, Boysan Yakar, Canan, Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Erinç Seymen, İlhan Sayın, Serpil Odabaşı, Serap Akçura ve Şafak Kemancı gibi pek çok sanatçı katılır. Sanatçı ve eleştirmen Furkan Öztekin, “Makul” sergisinin bazı kuir sanatçıları ilk kez sanat izleyicisiyle buluşturduğunu ve “makul” olanın toplum ve iktidar mekanizmaları tarafından nasıl belirlendiğini görünür kıldığını vurgular. Makul olmaya direnen bu sergiyi izleyen İsyan ve Onur ise, Manuela Fugenzi’nin küratörlüğünde Stonewall İsyanı’nın 40. yılı vesilesiyle LGBTİ+’ları görünür olmaya cesaretlendirirken, Beyoğlu Ülker Sokak’taki direniş de selamlanır.

2010 yılında Asmalımescit’teki Sanatorium Sivil Sanat İnisiyatifi mekânında on sanatçının katılımıyla “Aile Salonu” sergisi düzenlenir. Serginin merkezinde, izleyicilerin de katılımıyla parçalanan bir gardırop yer alır. Nalan Yırtmaç, Aykut Atasay, Ha Za Vu Zu, extramücadele ise translara dönük ayrımcılığa karşı Beyoğlu Küçük Bayram Sokak’ta “Nakka” sergisi ile ses çıkarır.


2011’de Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği tarafından başlatılan Kuir Fest kuir sanatçılar için yeni temas alanları açar. Uluslararası Af Örgütü’nün desteğiyle Trans, Onurlu ve Türkiyeli sergisine katılan Güney Afrikalı sanatçı Gabrielle Le Roux, on sekiz trans aktivistin portresine yer verir. HAYAKA ARTI’da açılan Iskarta sergisi, bedeni kuir feminist bir perspektifle tartışmaya açar. 2012 yılında Cezayir Salonu’nda açılan Baskı Haz Beden sergisi ise “Bedenin hazza ulaşma yolunda karşısına çıkan engellere ne kadar yenik düşüyoruz?” sorusunu yanıt arar. Sergide, Leman Sevda, Rüzgâr Buşki, Gülkan / noir da yer alır. 2014 yılında HAYAKA ARTI ve maumau’da gerçekleşen Nereden Nereye sergisi ise Metin Akdemir ve Efe Songun’un düzenleyiciliğinde, 16 sanatçıyı bir araya getirir.
BÖLÜM 3: GÖKKUŞAĞININ ÖTESİNE
2010-2015 arası on binlerce kişinin katılımıyla İstiklal Caddesi’nde kitlesel Onur Yürüyüşleri yapılmıştı. Bu yürüyüşlere siyasi parti temsilcileri, sanatçılar, yazarla da katılmıştı. 2011’deki Onur Yürüyüşü, YSK tarafından milletvekilliği düşürülen Hatip Dicle için yapılan protestonun hemen ardından gerçekleşmişti. Şişli’deki protestodan sonra yürüyüşe katılan Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün, “Şişli’de Kürdüz, Taksim’de eşcinseliz. Eşcinsellerin haklarını savunmayan sosyalist değildir” sözleri, gündem olmuştu.
13. Onur Yürüyüşü’nün yapıldığı 2015 yılında İstanbul Valiliği, yürüyüşün Ramazan ayına denk gelmesini gerekçe göstererek yasak kararı almıştı. Bu yasak, yeni bir dönemin habercisiydi.
Aslında 2015 yılı, 7 Haziran genel seçimlerine kadar epey hararetliydi. Bir yandan Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Lut kavmi” referanslarıyla LGBTİ+’ları hedef alırken, diğer yandan AKP’lilerin dağıttığı seçim broşürlerinde Onur Yürüyüşü’nden fotoğrafların yer aldığına dair haberler geliyordu. Kim tarafından hazırlandığı bilinmeyen bu broşürlerde kullanılan “Türkiye, Ramazan ayının ortasında İstiklal Caddesi’nde Gay Pride yapabilen bir ülkedir” ifadesiyle, muhafazakâr olmayan yaşam tarzlarına müdahale edilmediği savunuluyordu. Üstelik Başbakan Davutoğlu’nun, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’ne mektup yazarak seçimlerde AKP’ye oy istediği de ortaya çıkacaktı. Diğer yanda ise AK LGBT adında bir grup kendilerine parti içerisinde bir muhatap aramaya çalışıyordu.

“NERDEEN NEREYE”
2015’in gerilimli ortamında kuir sanatçılar çalışmalarına devam etti. Kuirfest, uluslararası alandan pek çok sanatçı, yazar ve küratörü Türkiye’deki izleyicilerle buluşturdu. Fotoğraf sanatçısı Ömer Tevfik Erten’in İstanbul trans misafirhanesinde çektiği fotoğraflardan oluşan “Trans*Evi” sergisi Karşı Sanat’tan sonra Mamut Art Project ile devam etti. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası sergileri, 2014–2016 yılları arasında “nerdeen nereye” başlığıyla tekrarlandı. Kuir sanat ile politik mücadeleler arasındaki ilişkiyi sergileme biçimleri üzerinden tartışmaya açan sergiler, dayanışmayı büyütüyordu. Serginin danışma kurulunda yer alan Fatih Özgüven, “çeşitli disiplinlerde eşcinsel tavrın hep olduğunu ama bazı şifreler geliştirdiğini, şimdi ise bu şifreleri soymak gerektiğini” vurguluyordu. İzleyen yıllarda aynı başlık altında düzenlenen sergiler, genç kuir sanatçılarla aktivizm arasındaki bağları kalıcılaştırmayı sürdürdü.

Serginin 2015 edisyonun Seçici Kurulu’nda yer alan Taner Ceylan, “göstereceğimiz sabır ve üretim hepimizi gökkuşağının ötesine taşıyacak” diyordu. Sanatçının kendi üretim pratiği de aynı sabrı barındırıyordu. 1995 yılında Monte Carlo Style adlı performansıyla, bir partiye katılmak üzere gelen davetlileri beklenmedik bir biçimde bir performansın parçası yapmıştı. Sanatçı bu performans için “otuzuna merdiven dayamış, o güne kadar on tane kişisel sergi açmış, tutunamamış bir ressamın kırmızı hap-mavi hap hikayesi” diyecekti. 2002 yılında Galerist’te açtığı sergisinde yer alan homo-erotik nü’ler gerekçe gösterilerek, Yeditepe Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki görevine son verildi. Buna rağmen sanatçı, 2003 İstanbul Bienali’ne küratör Dan Cameron tarafından davet edildi. Onur Haftası Sergilerinin Seçici Kurulu’nda Taner Ceylan’ın da yer alması, kuşaklar arası deneyim aktarıma da imkân tanımıştı.

HENÜZ KUİR DEĞİLİZ
2015, kuir sanat alanında kavramsal aksın da dönüştüğü bir yıldı. Artık mağduriyet anlatıları konuşulmuyordu. Kaos GL’nin kuruluşunun 20. yılı dolayısıyla Gelecek Queer sergisi düzenlendi. Erinç Seymen, Ahmet Öğüt, Gözde İlkin ve Nilbar Güreş’in de aralarında bulunduğu çok sayıda sanatçının katıldığı sergide kuir sanat yalnızca görünürlük talebiyle değil, geleceğe dair politik ve estetik tahayyüller kurma iddiasıyla da ele alındı. Dilin ve ifadenin kendisindeki normatif anlayışa dönük eleştirel bir plan tasarlanmaktaydı. Sergi için kaleme alınan çağrı metni, “henüz queer değiliz, henüz varamadığımız o yer üzerinden normalleşemeyiz” ifadesiyle, kuir estetiğin uzun süre merkezinde yer alan normalleşme tartışmasına da müdahale ediyordu. Sergi, kuramsal referanslarını özellikle José Esteban Muñoz’un queer düşüncesine dair metinlerinden alırken, kuiri erişilmiş bir kimlik ya da sabit bir varoluş biçimi olarak değil, daima eksik, ertelenmiş ve gelmekte olanla ilişkili bir ufuk olarak düşünmüştü. “Gelecek Queer”, bu perspektifle izleyiciyi bugünün baskıcı uygulamalarını teşhir etmekle birlikte; henüz varılmamış başka bir geleceğin hayalini bugünden kurmaya davet eden bir sergileme pratiğine de sahipti.

“EVET, DAĞILIYORUZ”
2016 yılının kolektif üretim pratikleri, İstanbul merkeziyle sınırlı kalmayarak farklı kentlere doğru yayıldı. Dramaqueer Sanat Kolektifi, Ankara’da “İradeyse hepsi ben”, Mersin’de ise “Gittim, gelecem” başlıklı sergileri düzenledi. Her iki sergi de süreci ve birlikte üretimi merkeze alıyordu. Aynı yıl, REDFOTOĞRAF ile İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği, ortak bir fotoğraf sergisi düzenledi.
Yine Mersin’de “Muammalı Çok Hummalı” başlıklı sergi izleyiciyle buluşacaktı. 8. Trans Onur Haftası kapsamında, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği bünyesinde faaliyet yürüten Hapiste LGBTİ Ağı, Beni Bırakma başlıklı sergiyle LGBTİ+ mahpusların deneyimlerini gündeme getirdi.
Artan baskılara cevaben küçük İskender “LGBTİ’larla dayanışma” çağrısında bulunurken, Müjde Ar verdiği bir röportajında LGBTİ+ hareketinin ‘sapan atan teyzesi’ olmak istediğini söyledi. Onur Yürüyüşü yeniden yasaklanınca Onur Haftası Komitesi, “Yürümüyoruz, İstiklal Caddesi’nin her köşesine dağılıyoruz” açıklaması yaparak yeni bir eylem tarzı başlatır: “Dağılıyoruz.”
YASAK ÜSTÜNE YASAK
2017’nin son ayları, kuir sanat alanının idare eliyle baskılandığı bir dönem oldu. Almanya Büyükelçiliği desteğiyle düzenlenen “Alman LGBTİ Film Günleri”, önce medyada “Alman elçiliğinden sapkınlara destek” gibi manşetlerle hedef gösterildi; kısa süre sonra ise Ankara Valiliği kararıyla yasaklandı. Ankara’daki bu yasak, diğer idari makamlar için de bir emsal işlevi gördü. Beyoğlu Kaymakamlığı, Pera Film, British Council ve Kuir Fest ortaklığıyla düzenlemesi planlanan Kuir Kısalar programını, “genel ahlaka aykırı” bularak yasakladı. Yasaklar Lamdaistanbul’un çay etkinliğinden, “Mor Mikrofon Falan” stand-up gösterisine kadar uzandı.
Engellemeler sürerken, 2018’de bir grup sanatçı, kuir ve feminist bir dile alan açmak amacıyla Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde düzenlenen “SINIR/SIZ” sergisinde bir araya geldi.
2018’de Kaos GL’nin düzenlediği ikinci sergi olan “Koloni” bu kez izleyicilerle buluştu. Serginin küratörlüğünü üstlenen Aylime Aslı Demir, “mekânların kapatıldığı, eylemlerin yapılamadığı, faaliyetlerin yasaklandığı bir dönemde” sanatsal ve kültürel üretimi bir tartışma zemini olarak gördükleri için ikinci kez sergi düzenlediklerini ifade ediyordu.
“Koloni”, türler arası etiği de merkezine alarak, kuir düşüncenin insan-merkezli politikaların ötesinde vaat ettiklerini gündeme getirdi. Onur haftası sergileri bu dönem farklı şehirlere doğru yayıldı: 2. Antalya LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında “Biz Varız” başlıklı sergi düzenlendi. Performans sanatçısı Ateş Alpar’ın 7. İzmir Onur Haftası kapsamında “Queer Balesi” sergisi İzmir Valiliği tarafından yasaklandı, bunun üzerine sanatçı korsan sokak sergisi açtı. Ankara Valiliği ise Ankara Barosu’nun göstermeyi hedeflediği LGBTİ+ film seçkisini “toplumsal hassasiyet” gerekçesiyle yasakladı. Avukatlar kararı protesto etmek için seçkiden bir filmi telefonlarından açarak hep birlikte izlediler.
KUİR EDEBİYAT YÜKLENİYOR
Bu dönem boyunca kuir literatürü geliştiren ve Ahmet Can Yılmaz’ın da genel yayın yönetmenliğini üstlendiği Ardis Kitap yayın hayatına başladı. Daha sonra Seçil Epik, Büşra Mutlu ve Bike Su Öner tarafından Umami Kitap kuruldu. “Lubunya” ile okurlarıyla hasret gideren Yiğit Karaahmet’in, “Deniz Ne Kadar Güzel” kitabı binlerce okura ulaşabildi. Mehmet Murat Somer’in “Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri” serisi ve Mehmet Bilal Dede’nin 2003 yılında yayımlanan ‘Üçüncü Tekil Şahıs’ ve 2005’te yayımlanan ‘Adresinde Bulunamadı’ kitapları da yeniden okurla buluştu.
SPoD’un “Türkçe Edebiyata Queer(den) Bakış” başlıklı Edebiyat Tartışmaları serisi Ahmet Mithat Efendi’den Nâbizâde Nâzım’a kuir edebiyat türünün ilk örneklerine odaklanıyordu.
2025’e giderken Seda Sayan, Gülşen gibi popüler figürlerin LGBTİ+’lara destek veren açıklamaları heyecanla karşılandı. Banu Alkan, Güllü, Nükhet Duru farklı tarihlerde Kuirfest’lere katıldı. Bu, 2000’lerin başında ana akım medyadaki programlara katılma teklifini dahi geri çeviren aktivizm için farklı bir eğilimi yansıttı. Oysa küçük iskender, 2007’de verdiği bir röportajında Onur Haftası etkinliklerinde bulunup bulunmadığı yönündeki bir soruya cevap verirken, “Bu tür etkinliklere dünyada ünlü gayler davet edilir; onların toplumun gözü önünde kimliklerini savunmaları heyecanla izlenir, alkışlanır. Biz de tam tersi; popülerlikle suçlanıp bu tür organizasyonlara davet edilmiyoruz” diyerek popüler kültüre sırt çeviren aktivizmi eleştirecekti.
BÖLÜM 4: KUİR SANAT YERALTINA İNMEDİ
2025’e doğru, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul’a kazandırdığı Feshane’de açılan “Ortadan Başlamak” sergisi, “LGBT propagandası yapıldığı” iddiasıyla hedef gösterildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sergiye “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan soruşturma başlattı. Eskişehir’deki Odunpazarı Modern Müze’de (OMM) “Yas ve Haz” sergisi, açılışından yaklaşık on ay sonra sosyal medyada dolaşıma sokulan paylaşımlarla hedef gösterildi. Bunun üzerine Eskişehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından soruşturma başlatıldı ve müze, sergiyi erkenden kapatma kararı aldı.
RTÜK ise kültürel alanın tamamını hizaya çekmek istiyordu. MUBI, Prime Video, beIN ve Netflix “Türk aile yapısına aykırı” içerikler yayımladıkları gerekçesiyle; BluTV, “The Book of Queer” dizisinde “LGBT öğeler barındırması” iddiasıyla cezalandırıldı.
Melike Şahin’in, Elle Style Dergisi’nin düzenlediği ödül töreninde “Style 2023 Ödülü”nü LGBTİ+’lara ithaf etmesinin ardından; Şahin’in ve Mabel Matiz’in Denizli’de farklı tarihlerde gerçekleşmesi planlanan konserleri belediye kararıyla iptal edildi. BEKSAV Sinema Kollektifi’nin “Pride” filmi gösterimi ile Üniversiteli Feminist Kolektif’in “Diren Ayol” belgesel gösterimi yasaklandı. Mubi Film Festivali kapsamında İtalyan yönetmeni Luca Guadagnino’nun Queer isimli filminin gösterilmesi Kadıköy Kaymakamlığı tarafından; Trans hareketin 40 yıllık tarihine bakan Depo’daki “DÖN-DÜN-BAK” sergisi Beyoğlu Kaymakamlığı’nca yasaklandı.

2015-2025 aralığı, kuir estetik üretimin Türkiye’de yalnızca görünürlük kazandığı değil, aynı zamanda kavramsal ve yöntemsel olarak dönüşümler geçirdiği bir dönem olarak öne çıkıyordu. Bu dönüşümü sorduğum isimler arasında yer alan, film ve medya alanındaki çalışmalarını sürdüren akademisyen Cüneyt Çakırlar’a göre 2010’lar boyunca “kuir öznellik, zaman ve/veya mekân içinde dönüşebilen, diğer toplumsal hareketlerle stratejik olarak birlikte hizalanabilen, kurduğu herhangi bir ittifakı kendi siyasal gündemi doğrultusunda bozabilen akışkan ve kıvrak bir eleştirel özelliğe sahip”ti. Çakırlar, on yıllık dönemde kuir görünürlüğün kodlarının köklü biçimde değiştiğine de dikkat çeker:
“On sene içinde Türkiye’de queer sanat pratiklerinin seyrine baktığımızda, kuir görünürlüğün kodlarının değiştiğini ve bu görünürlüğün kurumların değişen politikalarına rağmen sürebildiğini söylemek mümkün. Kültür-sanat ekosistemi emek hakkı anlamında güvenceli olmasa da kuir sanatçılara görece güvenli bir alan sunuyor. Kuir sanatçıların Türkiye’de (ve büyüyen diyasporasında) siyasi ve kültürel bağlamla nasıl ilişkilendikleri ve sektörel/kurumsal dinamikleri nasıl göğüsledikleri ayrı bir araştırma konusu benim için. Ancak bana “kuir görünürlük” üzerine bir soru sorulduğunda, gitgide otokratikleşen siyasi bağlamın ve iktidarın aileci kültür savaşlarının, neyi imkânsız kıldığını konuşmak yerine, ne gibi kapılar açtığına odaklanmayı tercih ediyorum. Kuir sanatın, her şeye rağmen, yeraltına inmediğini söyleyebiliriz.”
YENİ KUİR SANAT DALGASI
Çakırlar, on yıllık dönemecin, yeni bir kuir sanat dalgasının yükselişiyle şekillendiğini savundu:
“Son on senede, pratiklerine halihazırda aşina olduğumuz sanatçıların solo sergilerinin yanı sıra (Taner Ceylan [Âheste Çek Kürekleri Mehtâb Uyanmasın (2022), Nilbar Güreş [Kadife Bakış (2025)], Murat Morova [Â’MÂK-I HAYAL (2021)] ve Erinç Seymen [Homo Fragilis (2017) ve Kipuka (2024)), yeni bir kuir sanat dalgasının (ve hatta yeni genç bir neslin) daha görünür olduğunu gözlemliyorum. Burada, bu “yeni dalga”nın bana ilham veren bazı isimlerini saymak isterim: İstanbul Queer Art Collective, Ateş Alpar, Murat Balcı, Okyanus Ç. Çamcı, Onur Hastürk, Akış Ka, Şafak Şule Kemancı, İz Öztat, Furkan Öztekin, Aykan Safoğlu, ve Kübra Uzun. Son on yıl içinde, aklımı meşgul etmeye devam eden ve bir araştırmacı-akademisyen olarak beni derinden etkileyen ve kuir sanatın/estetiğin ufkuna dair inanç tazelememi sağlayan iki projenin de ismini zikretmek isterim: Erinç Seymen’in Homo Fragilis’i (2017) ve İz Öztat’ın Askıda’sı (2017).”
KÜRATÖRYEL DAMAR
Bu dönem aralığına ait bir diğer kritik başlık olarak küratöryel pratikleri vurgulayan Çakırlar, 2000 sonrası kuir eleştirinin Batı’da temsil ve “onur” merkezli söylemlerin ötesine geçerek deneysel ve kesişimsel bir hatta evrildiğini ekliyor. Çakırlar, Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin bu kesişimselliği uzun süredir pratiğinde barındırdığı görüşünde:
“2000-sonrası kuir eleştiri, hatırı sayılır derecede dönüştü. Bu dönüşüm, Batı’da, ‘temsil’, ‘görünürlük’ ve/veya ‘onur [pride]’ odaklı kültürel söylemlerin ötesine geçen, neoliberal kapitalizmin araçsallaştırdığı anaakım LGBT kimlik tahayyüllerine direnen daha deneysel, kavramsal ve kesişimsel [intersectional] ittifaklara odaklanan bir damarın ortaya çıkmasıyla şekillendi. Oysa Türkiye’deki LGBT hareketinin halihazırda bu kesişimsellikten beslendiğini söyleyebiliriz. Bu çoksesliliğin imkanlarını (kakofoniye dönüşmesine izin vermeden) değerlendirip ondan kuir bir anlatı ve eleştirel müdahale çıkarmanın küratöryel bir mesele olduğunu ve son on yılda bunu dava edinen Türkiyeli bir küratöryel dalganın ortaya çıktığını düşünüyorum. Sanat-akademi-aktivizm ekseninde bir muhalefet platformu olarak KIRIK, bu küratöryel dalgaya dahil edebileceğimiz özel bir örnek.”
Çakırlar’ın işaret ettiği küratöryel projeler, kuir sanatın kolektif müdahaleler yoluyla nasıl genişlediğini de ortaya koyuyor:
“Burada listeleyeceğim küratörlerin grup projeleri, kuir sanatın imkanlarını tartışırken, belirli sanatçıların bireysel pratiklerinin seyrini ele almanın yanı sıra, bu çokseslilikten ufuk açıcı kuir müdahaleler tahayyül eden küratörlerin de pratiklerini göz ardı etmememiz gerektiğini gösteriyor bize:
Kevser Güler, Derya Bayraktaroğlu and Aylime Aslı Demir’in Koloni’si (2018), Misal Adnan Yıldız’ın Auditions for An Unwritten Opera: Around the Works by Mutlu Çerkez (Staatliche Kunsthalle Baden-Baden, 2023) ve Unbecomings’I (Zilberman Galleri, 2025), Can Akgümüş’ün Kürklü Venüs’ü (Martch Art Project, 2019), Emre Busse ve Aykan Safoğlu’nun ğ – queer forms migrate sergisi (Schwules Museum, 2017), Alper Turan’ın Anlatım Gücü İttifakı (2024), Göze Parmak (Protocinema, poşe, İstanbul, 2021) ve Pozitif Alan: Queer, kirli, tehlikeli (2018) projeleri, ve Selen Ansen’in Farz Et Ki Sen Yoksun’u (Arter, 2024).”

KUİRFOBİK BASKIYA CEVAP
Küratör-araştırmacı Alper Turan ise ilk olarak kuir sanatın ne olduğu sorusuyla başlıyor: “Bir sanat veya kültür objesini ‘kuir’ olarak nitelendirmenin çıkmazları var. Açık kimlikli kuir bir sanatçının herhangi bir işini kuir yapıt olarak okuyamayız. Benim tercihim bir sanat işi öncelikle kendini kuir düşünce, politika, yaşam tarzından hareketle, ona referansla, doğrudan ülkedeki kuirfobik baskıya cevaben yaptığını açık etmeli veya başka bir okumaya imkân tanımayacak şekilde kuir politika ve topluluğa hitap ettiğinin sinyallerini verecek şekilde tasarlanmalı diye düşünüyorum.”
Turan, kuir imge ya da imaların bugün için yetersiz olduğunun da altını çiziyor:
“Tahmin etmediğiniz -kurumsal veya daha genel anlamda kamusal- bir kontextte karşılaştığınız kuir bir imge, bir ima, bir jest veya hakkı teslim edilen bir kuir sanatçı sizi o anda evinizde hissettirebilir, ‘varız, hep vardık ve hep var olacağız’ dedirtebilir. Bu politik de bir eylemdir, ama bugün için yeterli midir, artık emin olamıyorum. Saklanmaya, opaklığa, stratejik kamuflaja, soyutlamaya ne kadar gönülden bağlı olsam da bugün gereken politik tavrın kör göze parmak soka soka kamusal alanı işgal etmek, gösterilen işi saklamadan, en köşeye itmeden, künyesini veya bağlamını eğip bükmeden, basın bülteninde satırlar arasına saklamadan bunu yapabilmenin yollarını, alanlarını bulmayız gibi hissediyorum. Buna aşeriyorum. Estetik pratiklerde görmeyi temenni ettiğim katmanlar ve soyutlamalar ile politik gerçekliğin bas bas bağırılmasına duyduğum arzu birbiriyle çelişiyor sanki. Kamusal alanda var olabilmek için saklanmak zorunda kalmayı normalleştirmeden, buna güzellemeler yapmadan, her saklanmak zorunda kalanın her saklanmak zorunda kaldığı anı bastıra bastıra vurgulamasını, gözümüze sokmasını, bizim de her seferinde bunun karşısında tekrar öfkelenmemizi arzu ediyorum. Bugün Türkiye’de yapılan her filmin Çiğdem Mater’le ilgili olduğunu, her sergide Osman Kavala’nın olduğunu unutmadan hareket ettiğimize inanmak istiyorum.”
BASKIYA KARŞI MANEVRALAR
Pozitif Alan (2018), Göze Parmak (2021), Anlatı Gücü İttifakı sergisi (2025) gibi önemli küratöryal projeleri hayata geçiren Turan, bu projeleriyle ilgili olarak şöyle bir ekleme yapıyor:
“Giderek daralan bir kamusal alan görüyorum. Bağımsız bir pratiği sürdürmeye çalışan biri olarak, statükoyu beslemek yerine kamusal alanda, diskurda, sokakta bir tansiyon yaratmasını hayal ettiğim veya var olan tansiyona kendi önerimi sunmak istediğim ve ateşimi bundan aldığım için baskıya karşı manevralar geliştirmek beni asıl yaptığım işe tutunduruyor. Bu bazen Operation Room gibi bir hastane bünyesinde bulunan bir galeri alanına HIV’le enfekte kanı, jilet kadar keskin bıçaktan bir ters üçgeni, gay hamamlardan toplanan bakterileri sokup o alanı de-sterilize etmek ve güvensiz hale getirmek; bazen soyutlamayı ve renksizleşmeyi ‘kabul’ eden ve sanatçılardan kendi işlerini sansürlemelerini istemek ve böylece devlet aygıtları tarafından ‘deşifre’ edilmesi güç bir kuir estetik kurmak; bazen anonim, kolektif, her an kaçıp gidebilecek bir tasarlamak oldu. Dünyanın başka yerlerinde işler yapan biri olarak her zaman Türkiye’de yaptığım işlerden öğreniyor, onları özlüyor ve en büyük tatminimi buradan alıyorum.”

KUİR BEDENLERİN KAMUSAL ALANDAKİ GÖRÜNÜRLÜĞÜ
Sanatçı ve akademisyen Elçin Acun, 2015–2025 aralığını Türkiye’de kuir sanat üretimi açısından hem yoğunlaşma hem de ciddi kırılmalarla tanımlanabilecek bir dönem olarak tanımlıyor:
“Bu on yıl, kuir estetiğin yalnızca kimlik temsili üzerinden değil; beden, mekân ve zaman kavramları etrafında genişlediği, aynı anda ise artan politik baskılar, sansür, güvencesizlik ve ekonomik daralmayla sürekli kesintiye uğradığı bir zaman dilimine işaret ediyor. 2015 yılı, Türkiye’de kamusal alandaki kitlesel görünürlüğün bariz yasaklarla sınırlandırıldığı; kamusal alanın kullanım biçimlerinin bu bağlamda yeniden tanımlandığı bir eşik olarak okunabilir. Onur Yürüyüşü ’nün, kuir bedenlerin kamusal alandaki görünürlüğüne dair taşıdığı tarihsel gerilimi; barışçıl stratejileri ve festival havasıyla dönüştürebilme potansiyelinin Türkiye’nin politik atmosferine neden uymadığı oldukça bariz; kontrol mekanizmaları, bu denli çok renk ve çeşitliliği bir arada görmeye tahammül edemiyor, herkesin aynı olduğu varsayıldığında sistemin de bu stereotipleri denetleyebilmesi çok daha mümkün hale geliyor.”
İKİ BİÇİMLİLİK DAYATMASI
‘Bir aradalık’ kavramının altını özellikle çizen Acun, Onur Yürüyüşlerindeki kalabalığın kuirlerin sistematik biçimde yok sayılmasına karşı en güçlü kanıtlardan biri olmasının ötesinde, var olma hakkını talep eden somut bir tanıklık alanına dönüştüğünü ifade ediyor: “Kamusal hayatın gölgelerine itilenlerin, varlıkları inkâr edilerek görmezden gelinenlerin, anormal sayılanların, ırkçılığa ve fobik şiddete maruz kalanların; yaşamdan payı kolaylıkla silinebilen ve yokluklarında adları unutulanların, yası tutulmayan ve sadece sayılara indirgenenlerin, toplumsal konumları, bu kitlesel görünürlük sayesinde yeniden yazılıyor. Geçtiğimiz on yılda, özellikle Batı’da kapsayıcılığın önemine dair farkındalık artarken; sosyal medya gibi mecralar aracılığıyla kuir görünürlük belirgin biçimde çoğaldı. Buna karşın Türkiye siyasetinde sabit iki biçimliliğin dayatılması her geçen yıl daha da yoğunlaştı ve toplumun kuirlere karşı kutuplaştırılması sistematik bir biçimde sürdürülüyor.”
AKTİVİST OLMANIN YENİ YOLLARI
Tüm bu koşullara rağmen Türkiye’de sanat alanında kuir üretimin yoğunlaştığını da tespit eden Acun, paranın el değiştirmesiyle oluşan yeni koleksiyoner profili nedeniyle ana akım galeriler ve fuarlarda sergilenen işlerin politik alandan uzaklaştığının; sansür ve otosansürün arttığının da altını ısrarla çiziyor: “Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet perspektiften üretim yapan sanatçıların sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Elbette sansür çok fazla bu yüzden direkt anlamlar içeren işler yapmak belki biraz zorlaştı ama kuir en ufak çatlaktan sızabilecek stratejileri bünyesinde barındırır. Bu nedenle aktivist olmanın yeni yollarını da üretmeyi sürdürüyor. Ben kendi sanatsal ve akademik pratiğimde bu düşünceyi benimsiyor ve üretimlerimde mesele haline getirdiğim konularda da bu yaklaşımı takip ediyorum.”