Yedikule Bostanları ile Hevsel Bahçeleri… Birine yukarıdan, birine uzaktan bakınca hâlâ yeşil görünüyor. Yanına gidince yavaşlamış bir su, yorgun bir toprak, azalan çeşitlilik ve giderek yalnızlaşan üreticiyi görüyorsunuz. İkisinin de karşısında devasa bir rant süreci dikiliyor.
“Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçeleri’ni Bir Arada Düşünmek” projesinin ikinci ayağı, Diyarbakır’daydı.
Diyarbakır’da sabah erken saatlerde Dicle Vadisi’ne doğru inerken, insanın zihni bir süre manzaraya teslim oluyor. Surların gölgesi, aşağıda uzanan yeşil alan, suyun ağır akışı… Ama biraz ilerledikten sonra bu görüntü yerini bir tür tedirginliğe bırakıyor. Bu kadar eski bir üretim alanı, bu kadar büyük bir kentin içinde nasıl kalabildi? Ve daha önemlisi: Bu haliyle daha ne kadar kalabilecek?

Mekanda Adalet Derneği (MAD) ile Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği (DKVD) tarafından düzenlenen “Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçeleri’ni Bir Arada Düşünmek” başlıklı atölyenin ikinci ayağı, bu soruların peşinden gidiyor. İstanbul’daki Yedikule Bostanları ile Diyarbakır’daki Hevsel Bahçeleri arasında kurulan bu bağ, iki bostanı yan yana koymak ve ayrı ayrı konuşmak üzerinden şekillenmiyor bu atölyelerde. İki kentin benzer biçimde yaşadığı dönüşümü anlamaya çalışmak, bir arada dayanışma ve güçlenme yollarına dair izlerin peşine düşüyor.
“DİCLE, ARTIK ESKİSİ GİBİ AKMIYOR”
KeyMa Kadın Kooperatifi’nin Hevsel Bahçeleri’ne bakan tarihi binasında yapılan atölyenin ilk gününde ilk iş tanışmaktı. Bu tanışma sırasında içinde bulunduğumuz tarihi binanın da iki gün boyunca konuşacağımız rant baskısının -özellikle erkek yatırımcıların- hedefinde olduğu bilgisi, mekanı daha özel kılıyordu.

Atölyenin ilk gününde, coğrafyacı Sabri Karadoğan’ın anlattıkları, Diyarbakır’ın aslında bir “su kenti” olduğunu hatırlatıyordu. Ama bu hatırlatma, aynı zamanda bir kaybın altını çiziyordu.
Sunum sonrasında konuştuğumuz Karadoğan “Su rejimi değiştiğinde, her şey değişir” dedi. Karadoğan’ın anlattıklarına göre Dicle Nehri artık eskisi gibi akmıyor. Barajlarla kesilen akış, nehrin doğasını değiştirmiş durumda. Yer yer durgunlaşan su, kirlenmeye daha açık. Nehir, kendi ritmiyle akan bir sistem olmaktan çıkıp müdahale edilen bir hatta dönüşüyor.
Karadoğan, vadideki yapılaşmayı KeyMa’nın Hevsel Bahçeleri’ni gören balkonundan gösteriyor:
“Buralar tamamen boştu. Şimdi insan baskısı altına girmiş durumda.”
Karadoğan bu konuda Dicle Üniversitesi’nin sorumluluğuna dikkat çekiyor. İnsan baskısının ve rant meselesinin oradan başladığını söylüyor:
“Çünkü çok geniş bir kampüs. Silvan yolundan Mardin yoluna kadar ve Dicle nehrinin bütün doğu yakası kampüse ait. Yirmi beş kilometre kare. Çok büyük bir saha. Dolayısıyla oradan başladı yapılaşma. Ondan sonra arka tarafta villalar görüyorsunuz. Aslında o da üniversitenin sahası. İmara açıldı. Bir de devasa bir mahalle oluştu orada.”
“ASIL ETKİLEYEN İKLİM DEĞİL, RANT”
Konuşmacılardan Biyolog Murat Biricik, “Asıl etkileyen iklim değil, rant” diyor. “Eskiden küçük üreticiler vardı. Şimdi büyük işletmeler geliyor.”
Bu değişim yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ekolojik. Biricik’in anlattıklarına göre ürün çeşitliliği azalıyor, monokültür yaygınlaşıyor, suya bağımlı ürünler artıyor.

Bu dönüşümün doğrudan bir sonucu var: ekosistem daralıyor. Biricik bunu kuşlar üzerinden anlatıyor, “Üreyen kuşlar artık alan bulmakta zorlanıyor” diyor.
Bir zamanlar göç yollarının önemli duraklarından biri olan bu alan, giderek sıkışıyor:
“Bildiğimiz kadarıyla Hevsel daha çok göçmen kuşları destekliyor. Onların konaklama, beslenme ihtiyaçlarını başlıyor. Böylece yeniden yakıt yükleniyorlar. Göçmen kuşlar derken özellikle ötücü kuşlar bunu yapıyorlar. Yırtıcı kuşlar için de Dicle nehri, bir tür yol gösterici gibi. Böyle bir coğrafi işaret sistemi gibi kendilerini yönlendiriyor. Hevsel’in bugünkü durumuna böyle bir göz attığımızda özellikle tarım alanlarının, hele hele endüstriyel tarım alanlarının çok yaygınlaşmasıyla maalesef bu üreyen kuşlar da çok büyük darbe almış durumda. Kıyının yok edilmesi, betonlaşması ya da oranın kumunun alınması gibi etkenlerle çalılarının yok edilmesi ile kuşlar potansiyel olarak üreme alanı bulmakta zorluk çekiyorlardır.”
“Burada asıl etkileyen iklimsel değişikliklerden ziyade rant olayı” diyerek diğer uzmanlarla aynı fikirde olduğunu vurgulayan Botanikçi Selçuk Ertekin’in anlattıkları ise daha az görünür ama daha derin bir kayba işaret ediyor. “Doğadan toplanan bitkiler aslında doğrudan gıdadır. Bunların azalması, doğayla kurulan ilişkiyi de değiştirir” diyor Ertekin.
Hevsel yalnızca ekilen ürünlerden ibaret değil. Toplanan otlar, kuşaklar arası aktarılan bilgi, gündelik hayatın bir parçası. Ama bu pratikler zayıflıyor. Bu, yalnızca biyolojik çeşitliliğin azalması değil; aynı zamanda bir yaşam bilgisinin kaybı.

Atölyede sunumlar bölümünün ardından günlerdir yağışlı olan kentin en güneşli gününe denk gelmemizi bir şans sayıyor ve bahçeye yürüyüşe çıkıyoruz. Burada en net anlatılardan birini, bahçeye indiğimizde duyuyoruz. Çiftçi Arif Sezgin, anlatıyor: “Su verilirse burası çok güzel verir.” Sonra “Ama su yok” diyor. Eskiden bahçenin yanından balık tuttuklarından ama şimdi suyun yer değiştirdiğinden bahsediyor.
SUR’DAN KOPAN BAĞ
Hevsel’i anlamak için hemen dibindeki Diyarbakır Surlarını ve Sur’u konuşmadan ilerlemek mümkün değil.
2015 yılında yaşanan çatışmaların ardından Sur’da yalnızca bir yıkım değil, adeta bir kent kırımı yaşandı. On binlerce insan göç etmek zorunda bırakıldı. Tarihi dokunun büyük bir kısmı zarar gördü.

Ama bu sürecin görünmeyen bir sonucu daha vardı. Hevsel ile organik bağ kuran, bahçelere inen, oradan beslenen yoksul kadınlar kent dışına itildi. Bu kopuş, yalnızca mekânsal değil; aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir kopuştu. Bugün bahçelerde kadın emeğinin daha az görünmesi, bahçelerde çalışacak insanın bulunamayışı, bazı alanların boş kalması, bu sürecin doğrudan sonucu.
Kadınlar artık o bahçelere inemiyor. Ve bu, yoksulluğun derinleşmesi anlamına geliyor.
Bu yalnızca bir üretim kaybı değil, kadınların hayatta kalma stratejilerinden birinin ortadan kalkması demek.
Atölyeye Diyarbakırlı katılımcılarından biri bunu şöyle anlatıyor:
“Kadınlar çok zor durumda kaldıklarında en kötü bahçelere inip en azından otları toplayarak bunlardan yemek yapar ve karınlarını doyururlardı. Şimdi kadınlar bulundukları yerden gelemiyorlar.”
Kent kırımı, halkı bahçelerden koparan önemli bir dönüm noktası olmuş görünüyor. Ki atölye boyunca yapılan konuşmalar ve aktarılan deneyimler de bunu gösteriyor.
ATÖLYEDE İKİNCİ GÜN
Atölyenin ikinci gününde ilk sunum Süleyman Kızıl’a aitti. “Hevsel’de Tarımsal Üretimin Durumu, Ürün Çeşitliliği, Toprak ve Su Yapısı” üzerine konuşan Kızıl, Dicle Üniversitesi Tarla Bitkileri Bölümü’nde Tıbbi ve Aromatik Bitkiler, soğanlı bitkiler ve bunların doku kültürü teknikleriyle çoğaltılması üzerine çalışmalar yapan bir isim.
Ardından ise Doç. Dr. Birgül Açıkyıldız, “Hevsel’de Su Yönetimi Su Ağı ve Değirmen-Dink Yapıları” üzerine sunum yaptı. Surların ve tarihi yapıların korumaya alınmaması nedeniyle bu tarihi değirmen ve dinklerin zarar gördüğünü, yer yer kamu kuruluşları tarafından yıkıldığını, bilinçsizce hareket edildiğini anlatan Açıkyıldız, sunum sonrasında surlar civarında yapılan gezi sırasında, bu tarihi yapıların yerlerini gösterdi.
Yakın zamana kadar varlığını sürdüren ama kamu kuruluşlarının yıkıp yerinde başka faaliyetler yürüttüğü yapılar hakkında da bilgi verdi.

Bu sunumların ardından yine Diyarbakır’ın tarihini benliğinde taşıyan bir başka tarihi mekana geçtik. Cemil Paşa Konağı Kent Müzesi’nde bu kez Hevsel’de sorunlar/riskler üzerine bir tartışma, ardından da atölye kapanışı yapıldı. Son olarak Dilan Kaya Taşdelen ve Gizem Kıygı’nın Cemil Paşa Konağı’nda başlayan ve 12 Nisan’a dek sürecek olan “Dicle’nin İzinde: Kültürel ve Ekolojik Hatırlamalar Sergisi” ziyaret edildi.
HEVSEL UNESCO STATÜSÜNÜ KAYBEDER Mİ?
Atölyeye katılıp sunum yapanlardan biri olan Mimar Ferit Kahraman’a da sorularımızı yöneltiyoruz. Kaçak yapılar ve rehabilitasyon adı altında projelerin tehdit ettiği Hevsel’deki bu durumun UNESCO miraslı statüsünü tamamen kaybetmesine yol açma olasılığını şöyle anlatıyor Kahraman:
“Bu alan, dünya miras alanına seçildiğinde ve başvuru dosyasında da birtakım müdahaleler görmüş haliyle vardı. Ancak dünya miras alanı olması, o tanınırlıkla beraber kentteki çatışmalı süreç ve o çatışmalı süreçle beraber Sur içerisindeki yoğun insan göçü de bu tahribatı derinleştirdi. Çünkü orayı, Sur içerisinde yaşayan insanlar işletiyordu, ekiyordu, biçiyordu. Yani oradaki oluşumun bir parçası onlardı aslında. Dolayısıyla o göçle beraber o ilişki kesintiye uğradı.”

Bu kesintiye uğrama halinin alanda bir boşluk yarattığını belirtiyor Karaman, “Bu boşluk beraberinde yerel yönetimlerin kayyum yönetimine geçmesiyle, dünya miras alanı olarak reklam ve tanınırlığın oluşmasıyla, böyle böyle hepsi birbirini etkilen yanlış politikalarla; bilimsel olmayan, yerel ve koruma kültüründen uzak olan yöntemlerle yanlış şekilde işletildi, yanlış şekilde ilerledi. İşte bu yanlış şekilde ilerleme zaman içerisinde orada ticari işletmelerin faaliyet vermesine başladı. Bu ticari faaliyetler alanda niteliksiz, izinsiz müdahaleleri beraberinde getirdi.”
Karaman “Şimdi alanda eğer kontrollü bir kullanım, dengeli, dolayısıyla alanın özgün kimliğine uyumlu bir kullanım olmadığında, bu zaman içerisinde bir dönüşümü beraberinde getirecek” diyor ve uyarıyor: “Bu dönüşüm de o alandaki özgünlüğü bozacak.”
Karaman tüm bu riskler karşısında Hevsel’i sadece bir park olarak değil, yaşayan bir tarım ve kültür mirası olarak korumanın acil ilk adımı olarak şunu gördüğünü ekliyor:
“Yerelin katılımcı olduğu, kentteki diğer bütün sivil toplum kuruluşlarıyla ve asıl kullanıcı öğesi, yani orayı var eden insanların birebir bu çalışmalarda, bu süreç içerisinde yer alabileceği doğru bir politika, doğru bir yönetim anlayışının benimsenmesi.”
YEDİKULE İLE HEVSEL: AYNI HİKÂYE Mİ?
Atölyenin ardından 30 Mart Pazartesi günü yine Cemil Paşa Konağı’nda MAD’dan Sena Nur Gölcük, DKVD’den Nevin Soyukaya’nın konuşmacı olduğu “Bostandan bostana hafıza” etkinliğindeki anlatımlarda Yedikule Bostanları ile Hevsel arasında kurulan paralellikler, iki alanın farklılıklarından çok benzerliklerini görünür kılıyor.
Her iki alanda da görünen o ki üretim alanları daralıyor, kent baskısı artıyor, bostanlar “rekreasyon alanı” olarak yeniden tanımlanıyor.

Ama en kritik ortaklık şu:
Üreticiler süreçlerin dışında bırakılıyor. Yedikule’de de bostanlar, kentsel dönüşüm projelerinin konusu haline geliyor. Üretimden çok “düzenlenmiş yeşil alan” fikri öne çıkıyor. Hevsel’de ise benzer bir baskı, farklı araçlarla ilerliyor: su rejimi, yapılaşma, ticari kullanım. Ama sonuç benzer: üretim geri çekiliyor.
Burada kurulan cümlelerden biri, iki alan arasındaki bağı en açık haliyle anlatıyor: “Bostan sadece bostan değil.”
Bu, hem Hevsel’i hem Yedikule’yi anlamak için anahtar. Çünkü bu alanlar üretim alanı, geçim kaynağı, kültürel hafıza ve ekolojik sistemi bir arada barındırıyor. Bu yüzden birinde yaşanan kayıp, diğerini de ilgilendiriyor.
Hevsel’e yukarıdan bakınca hâlâ bir yeşil alan görünüyor. Yedikule’ye dışarıdan bakınca da öyle. Ama aşağıya inince başka bir şey çıkıyor karşımıza: Yavaşlayan bir su, yorulan bir toprak, azalan bir çeşitlilik ve giderek yalnızlaşan üretici. Tüm bunlar karşısında hem bunlara yol açan hem de bunun sonucunu ellerini ovuşturarak bekleyen ve maalesef içinde kamu kuruluşlarının da yer aldığı devasa bir rant sistemi var.
PEKİ UMUT NEREDE?
Şöyle diyor bu konuda Nevin Soyukaya:
“Burada en önemli şey farkındalık, neden sonuç ilişkisinin doğru görülebilmesi, doğru kurulabilmesi. Onun için de bu tür projeler, bu tür dayanışmalar, ortaklıklar çok önemli. Hem yerelde örgütlenme, hem örgütlenerek sınırları aşan bir örgütlenme. Hep birlikte mücadele etmekten başka şansımız yok. İstanbul kurtulduğunda Diyarbakır kalır mı? Orası kurtulmadığı sürece burası da kurtulmayacak, ama kurtulmuşsa biz de kurtulacağız.”

