6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki iki deprem, Türkiye’nin güney doğusunu ve Suriye’nin kuzeyini derinden etkiledi. Felaketin ardından geçen sürede arkeolojik ve tarihi miras açısından çok zengin olan bölgenin kültürel mirasının aldığı hasara ilişkin kamuoyuna açıklanan bilgiler sınırlı kaldı.
Bu açığı Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu ve Doç. Dr. Nusret Demir doldurdu. “Kültürel Miras Alanlarında Deprem Hasarının Değerlendirilmesi” projesi deprem bölgesindeki 1500’den fazla kültürel miras yapısının son durumunu gösterdi.
Sosyal medya üzerinden yapılan çağrıyla ve yurttaş katılımıyla yürütülen proje ayrıca afet bölgesindeki, UNESCO Dünya Mirası Alanları arasında yer alan Göbekli Tepe, Arslantepe, Nemrud Dağı ile Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri’ni de kapsadı.
Çilingiroğlu ve Demir 28 Mayıs tarihinde Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nda düzenlenen Avrupa Miras Ödülleri Töreni kapsamında Yurttaş Katılımı ve Farkındalık Yaratma kategorisinde ödül sahibi oldu. Projenin nasıl geliştiğini, projede kullanılan uzaktan algılama tekniğinin detaylarını, kültürel miras alanlarının durumunu ve Avrupa Miras Ödülleri’nin önemini Çilingiroğlu, Demir ve Europa Nostra Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Yiğit Ozar’la konuştuk.
Projenin detaylarına ve haritalamaya bağlantıdan erişilebilir. https://culturalheritagetreq.netlify.app/

SPONTANE BİR ÇAĞRIYLA BAŞLADI
Ege Üniversitesi’nden arkeolog Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu yurttaş katılımı için sosyal medya üzerinden yapılan çağrı fikrinin tamamen spontane geliştiğini belirtiyor.
“Planlanmış veya öngörülmüş bir durum değildi. Depremin ilk gününden itibaren yaşadığımız şok ve acıdan kaynaklı olarak bir şey yapma ve yardım etme fikri ağır basıyordu. Elimizden çok az şeyin geldiği bir ortamda en azından kendi alanımızdan bölgeye ve bölge insanına yararımız dokunabileceğini düşünerek böyle bir çağrıya çıktım.”
İlk olarak amacının belgeleme desteği olduğunu vurgulayan Çilingiroğlu arkeolog arkadaşlarından bölgedeki kültürel ve tarihi mirasa gelen hasarı fotoğraflarla belgelemelerini istediğini vurguluyor.
Çalışmada 1500’den fazla kültürel yapının durumu raporlanıyor. Çilingiroğlu genelde anıtsal mimari yapıların zarar aldığını gördüklerini belirtiyor:
“Kaleler, sur duvarları, camiler, anıtsal mimari zarar aldı. Dini yapıların kubbeleri, minare ve kuleleri zayıf noktalar olduğu için maalesef çok sayıda dini yapı çöktü. Bunların büyük kısmı Ortaçağ ve sonrasına ait. Özellikle Osmanlı Dönemi mirası zarar gördü. Bunun yanında antik kentler ve höyükler çok az zarar aldılar. Höyüklerin depremlere direnci anlaşılmış oldu.”
Çalışmada UNESCO tarafından sit alanı olarak belirlenen dört bölgeye de yer veriliyor. Çilingiroğlu’nun belirttiğine göre durum şöyle:
. Arslantepe: Höyük üzerinde bazı duvarlarda ve çatıda hasar görüldü; ancak geri dönüşü olmayacak derecede kötü bir durum yoktu.
. Nemrut Dağı ve çevresi: Karakuş tümülüsü hasar aldı. Sütun kısa sürede yeniden ayağa kaldırıldı. Nemrut Dağı heykellerinde ufak hasarlar görüldü.
. Göbekli Tepe: Herhangi bir hasar tespit edilmedi.
. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri: Surlarda, mesela Keçi Burcu gibi yerlerde çeşitli düşme ve hasarlar var. Sur duvarlarında çatlak ve düşen taşlar oldu. Onun dışında büyük bir hasar yok. Bunların tamamı restore edilebilecek hasarlar.

KÜLTÜREL MİRASIN RÖNTGENİNİ ÇEKMEK
Doç. Dr. Nusret Demir ise çalışmalarını Akdeniz Üniversitesi’nde sürdürüyor. Projeye, “uzaktan algılama uzmanı” olarak destek veriyor. Demir, deprem sırasında hasar veya çökme gibi risklerin olduğu durumlarda sahaya inerek tespit yapmaya çalışmanın hem yavaş hem eksik hem de artçı sarsıntılar düşünüldüğünde son derece tehlikeli olduğunu belirtiyor. Ancak sorunlar sadece bunlar değil:
“Bir de çok fazla yapının bölgede mevcudiyetini düşündüğümüzde, biz bu projede, bulutlu havalarda veya gece karanlığında bile yeryüzünü net bir şekilde tarayabilen aktif radar uydularının verilerini kullandık. Geliştirdiğimiz algoritmalar ve mekânsal veri analizi yöntemleri sayesinde, tarihi alanlardaki yapısal hasarları gözlemlemeye çalıştık. Hazırlamış olduğumuz çevrimiçi harita ile kullanıcılar ilgili bölgelerde uyduların tespit ettiği hasarı, meydana gelen yüzey hareketi değerleri ile birlikte gözlemleyebiliyorlar. Gönüllülerimizin raporladığı bilgiler de bu sistemde sunuluyor. Proje bu arada tamamen bütçesiz ve veri işleme-sunma bakımından da açık kaynak-ücretsiz araçlarla gerçekleştirildi.”
Demir “uzaktan algılamayı” bir objeye, hedefe veya yeryüzüne fiziksel olarak temas etmeden, uzaydaki uydular veya hava araçları üzerindeki gelişmiş sensörler aracılığıyla bilgi edinme ve ölçüm yapma bilimi olarak tanımlıyor ve tıpta kullanılan MR veya röntgen cihazlarına benzetiyor:
“Tıpkı bir doktorun hastanın vücudunu açmadan içerdeki hasarı milimetrik olarak görebilmesi gibi biz de bu teknoloji sayesinde dünyanın, şehirlerin ve tarihi yapıların bir bakıma ‘röntgenini’ çekiyoruz.”
Demir ayrıca çalışmanın omurgasını SAR (Sentetik Açıklıklı Radar) algılayıcısı veri analitiğinin oluşturduğunu; veri olarak NASA’nın ürettiği öncül hasar verileri (ARIA Damage Proxy Maps), Çin, Avrupa, İtalyan uzay ajanslarının ayrıca bize sağladığı verileri de kullandıklarını belirtiyor.
“İLKÖĞRETİMDEN BAŞLAYARAK ARKEOLOJİ VE KÜLTÜREL MİRAS BİLİNCİ İÇSELLEŞTİRİLMELİ”
Peki bu çalışma kamu görevlilerine, sivil toplum kuruluşlarına ve özel sektöre ne söylüyor? Çilingiroğlu’na göre çalışma afet alanlarında kültürel mirasın korunması yönünde bir model teşkil ediyor:
“Yenilenebilir, tekrarlanabilir, ölçeklenebilir ve düşük maliyetli ancak yüksek çözünürlüklü bir çalışma. O yüzden bilimsel niteliği yüksek olan bir model olarak karşımıza çıkıyor.”
Çilingiroğlu, bunun yanında, kısa ve uzun vadede ilköğretimden başlayıp arkeoloji ve kültürel miras bilincinin içselleşmesini sağlayacak eğitim politikalarının uygulanması gerektiğini vurguluyor:
“Ülkemizdeki tüm arkeolojik alanları kimliğimizin ayrılmaz bir parçası olarak görüp korumalıyız. Afet bölgelerinde ise önceden risk altında olan yerler kolaylıkla tespit edilebilir ve afet gerçekleşmeden önce önlem alınabilir. Ülkemizde bu alanda çalışan Kültürel Mirasın Dostları Derneği (KÜMİD) veya Europa Nostra Türkiye gibi kurum ve kuruluşlar var. Bu alandaki sivil toplumun güçlenmesi kültürel mirasın ülkemizde ve evrenselde korunması için büyük önem taşıyor.”
Bu noktada ödülün Yurttaş Katılımı ve Farkındalık Yaratma kategorisinde verildiğine de dikkat çekmek gerek.
Çilingiroğlu yakın zamana kadar yurttaş bilimi ve yurttaş katılımlı bilim projeleri konusunda çok bilgi sahibi olmadığını söylüyor:
“Dediğim gibi, planlı bir şekilde gelişmedi bu çalışma. Ancak yurttaş katılımlı bilimin önemli bir örneğini teşkil etti. Türkiye’de henüz yeni gelişen ve pek bilinmeyen bir çalışma tarzı esasen. Türkiye’de bilimin halen sadece akademisyenler tarafından yapılacağı düşünülüyor. Elbette bilim tüm dünyada çoğunlukla bilim insanları ve uzmanlar tarafından yapılır; ancak yurttaş katılımlı projeler de bundan sonra gittikçe daha fazla karşımıza çıkacaktır diye düşünüyorum.”
“YETERİNCE ANLATAMIYORUZ.”
Europa Nostra Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Yiğit Ozar, depremlerin hemen ardından farklı disiplinlerden gönüllüler ve uzmanlar tarafından uydu teknolojileriyle yürütülen yurttaş bilimi temelli hızlı belgeleme ve hasar tespit çalışmalarının, akut durumlarda kültürel mirasın korunması için dijital dönüşüm ile toplumsal dayanışma araçlarının birlikte ne kadar önemli ve etkili olabileceğini göstermesi açısından büyük önem taşıdığını belirtiyor.
Europa Nostra, Avrupa’nın kültürel ve doğal miras alanındaki en geniş sivil toplum ağlarından biri ve Avrupa ile komşu coğrafyada 40’tan fazla ülkede faaliyet gösteriyor. Haziran 2010’da Europa Nostra merkezi tarafından İstanbul’da düzenlenen Avrupa Kültürel Miras Zirvesi’nin ardından, 2011 yılında “Bizim Avrupa (Europa Nostra) Derneği” adıyla resmen kurulan Europa Nostra Türkiye de bu uluslararası ağın Türkiye’deki temsilini yürütüyor.
Ödülün ilginç yönlerinden biri de Türkiye’nin, ödülün finansal destekçisi ve uygulayıcısı Creative Europe (Yaratıcı Avrupa) programından 2017 yılında çekilmesine rağmen (yine olmayan Birleşik Krallık’la birlikte) ödüle değer görülmesi.
Ozar’ın aktardığına göre Europa Nostra ödülü kazanan projeler arasından belirlenen Avrupa Miras Ödülleri / Grand Prix sahipleri ile Halkın Seçimi Ödülü sahipleri, yalnızca Creative Europa programına üye ülkelerden seçilebilmekte:
“Türkiye’nin 2017 yılı itibarıyla Creative Europe Programı’ndan ayrılmış olması nedeniyle, Türkiye merkezli projeler bu üst kategorilere adaylık ve seçilme süreçlerinde yer alamamaktadır. Dolayısıyla bu yıl Europa Nostra ödülüne layık görülen bu özel proje de 2017 sonrasında Türkiye’den bu ödüle layık görülen diğer projeler gibi bir üst ödül kategorisinde ne yazık ki yer alamayacak.”
Avrupa Birliği’nin kültür, sanat ve yaratıcı sektörleri desteklemek amacıyla oluşturduğu bir hibe ve fon programı olan Creative Europe’tan Türkiye’nin ayrılması, Ozar’a göre kültür politikalarının pek çok alanında olduğu gibi kültürel miras alanında da uluslararası fon mekanizmalarına erişim, ağlara katılım ve ortak proje geliştirme kapasitesi açısından bazı kısıtlılıklar yaratıyor. Ozar, bu tarz programlarda ve bu programlarla desteklenen ağlarda yer almanın özellikle sivil toplum ve bağımsız inisiyatifler için fon ve teknik destek imkânları, sınır ötesi bilgi ve deneyim paylaşımı olanakları, kapasite geliştirme ve iş birliklerini çeşitlendirmek için önemli fırsatlar sunmakta olduğunu vurguluyor:
“Bu uluslararası destek mekanizmalarından yararlanabilmenin yanı sıra, Türkiye’nin kültür alanındaki üretimlerinin görünürlüğünün ve etkisinin artması için de kritik önem taşımaktadır.”
Ozar, Türkiye’nin bu alanda daha aktif olabilmesi için yalnızca kamu kurumlarının açtığı sınırlı alanlara odaklanmak yerine, uluslararası sivil ağların sunduğu imkânları daha stratejik biçimde kullanması gerektiğini düşündüğünü belirtiyor:
“Türkiye’de çok güçlü ve ilham verici sivil toplum deneyimleri bulunmasına rağmen, çoğu zaman bu deneyimlerin etkisini yeterince görünür kılamıyoruz ya da uluslararası düzeyde yeterince anlatamıyoruz. Çünkü Türkiye’de sivil alanın içinde bulunduğu koşullar ve kısıtlar, fonların ve hibelerin ötesinde gönüllü emeğinin ve savunuculuğun sivil toplumun lokomotifi olduğunu gösteriyor; kültürel miras alanındaki faaliyetler de bu çerçevede, hem değerli bir uzmanlık birikimi hem de hak temelli yaklaşımlarla öne çıkarak sınır ötesi etki üretebilecek bir potansiyele sahip.”
EUROPE NOSTRA TÜRKİYE NEDİR?
Yiğit Ozar, Europa Nostra’yı şöyle anlatıyor:
“Europa Nostra, Avrupa’nın kültürel ve doğal miras alanındaki en geniş sivil toplum ağlarından biridir ve Avrupa ile komşu coğrafyada 40’tan fazla ülkede faaliyet göstermektedir. Bu kapsamda kültürel miras alanında savunuculuk ve ağ oluşturma çalışmaları yürütüyor; özellikle AB ölçeğinde kültür politikalarının güçlendirilmesi için lobi faaliyetleri gerçekleştiriyor; risk altındaki miras alanlarının korunmasına yönelik kampanyalar düzenliyor ve ödül programları ile iyi uygulamaların görünürlüğünü artırarak teşvik ediyor. Ayrıca araştırma, eğitim, kapasite geliştirme ve uluslararası iş birlikleri aracılığıyla miras alanında ortak bir dayanışma zemini oluşturmaya çalışıyor.
Haziran 2010’da Europa Nostra merkezi tarafından İstanbul’da düzenlenen Avrupa Kültürel Miras Zirvesi’nin ardından, 2011 yılında “Bizim Avrupa (Europa Nostra) Derneği” adıyla resmen kurulan Europa Nostra Türkiye, bu uluslararası ağın Türkiye’deki temsilini yürütüyor. Kültürel mirasın korunmasına yönelik yerel ve uluslararası paydaşları bir araya getiriyor, saha çalışmaları, savunuculuk faaliyetleri, kamuoyu farkındalığı çalışmaları ve uluslararası iş birlikleri geliştiriyoruz. Özellikle risk altındaki miras alanlarının görünürlüğünü artırmaya, yerel topluluklarla birlikte koruma süreçlerini desteklemeye ve Türkiye’deki miras tartışmalarını Avrupa ölçeğindeki güncel yaklaşımlarla buluşturmaya çalışıyoruz. Bu kapsamda özellikle “The 7 Most Endangered Programme” çerçevesinde Türkiye’den Büyükada Rum Yetimhanesi, Hatay’daki Demirkapı ve Aziz Georgios Kilisesi ile Surp Kevork Kilisesi gibi risk altındaki kültürel miras alanları gündemlerimiz arasında yer alıyor. Özellikle Demirkapı’da, Vehbi Koç Vakfı desteğiyle KARMA XR Lab ve Antakya Hipodromu Kazıları işbirliğinde deprem sonrasında yürütülen belgeleme çalışmalarını; ayrıca Sarılar Mahallesi Derneği ile birlikte Aziz Georgios Kilisesi’nin onarılması için sürdürdüğümüz çalışmalar, hem Europa Nostra merkezi hem de Europa Nostra Türkiye gündeminde öne çıkan faaliyet alanlarımız arasında yer alıyor; özellikle 2023 Maraş depremi bölgesindeki iyileşme sürecinde kültürel mirasın toplumsal iyileşme, dayanıklılık ve yeniden canlanma süreçlerindeki rolünün güçlendirilmesine odaklanıyoruz.”