Kültür sanat alanında profesyonel olmak isteyen gençler ve üniversiteliler, “network kurma”, sanatçılarla yakın çalışma gibi vaatlerle istihdam ediliyor. İş bulma imkânlarının giderek daralması sebebiyle bu gençler, sırf daha fazla sanatçıyla tanışabilmek, gelecekte iş bulma ihtimalini artırabilmek ya da alandaki profesyonellerle iş yapabilmek için emeğinin sömürülmesine razı oluyor.
“PATRONUM İZİN GÜNÜMDE BİLE ARIYOR”
İstanbul’da yaşayan 36 yaşındaki bir sanat danışmanı asistanı şunları anlatıyor:
“Sektörde genç olmak sırf deneyim kazanmak için zamanından ve emeğinden vermek demek. İş tanımı genişliyor; mesai saatlerinin uzaması normalleştiriliyor. Beni en çok rahatsız eden şey, patronun güçlü, zengin ve tanınan birisi olduğu için beni istediği zaman arayabileceğini düşünmesi. Akşam saatlerinde mesaj atabiliyor, izinli olduğun gün arayabiliyor ve ona geri dönüş yapmamam saygısızlık olarak algılanıyor. İşimi düzgün yapmadığımı öne sürebilir. Beni istediği zaman mesai yapmaya zorlayabilir. Zor bir durumu kurtardığımda bile kendimi yetersiz hissettirebiliyor.”

Bienaller ya da festivaller etkinlik süresince sınırlı sayıda çalışan istihdam ediyor. Bu etkinlikleri neredeyse art arda düzenleyen bu büyük kültür kurumları, sürekli istihdam seçeneğini gündemlerine almıyor. Öte yandan, aynı kurumlarda kadrolu çalışanlardan ise her işi yapmaları ya da aynı anda birden fazla görevi üstlenmeleri bekleniyor.
“İŞ TANIMIMDA OLMAMASINA RAĞMEN”
İstanbul’da yaşayan 26 yaşındaki koleksiyon asistanı ise şunları söyledi:
“Çalıştığım kurumda düzenlenen bir sergi için katalog tasarımı yapılması planlanıyordu. Grafik tasarım alanında deneyimim olduğu için normalde iş tanımımın bir parçası olmamasına rağmen benden birkaç farklı kapak tasarımı hazırlamam istendi. Bu tasarımlar üzerinde çalışmak için hafta sonu mesai yaptım ve ortaya gerçekten emek verdiğim, yaratıcı ve başarılı olduğunu düşündüğüm bir çalışma çıkardım. Hazırladığım tasarımları sunduğumda herhangi bir geri dönüş alamadım. Katalog tasarımı, sektörde uzun süredir çalışan ve güçlü bağlantıları olan başka bir kişiye verildi. Benim için burada asıl mesele hazırladığım tasarımın kullanılmamış olması değil. Kültür-sanat gibi yaratıcılığın ve özgün fikrin merkezde olması gereken bir alanda bile fikirden ziyade bağlantıların belirleyici olabildiğini görmek.”
“PARA ALAMADIĞIM GİBİ TAKDİR DE GÖRMEDİM”
Yine İstanbul’da yaşayan 29 yaşındaki sanat eleştirmeni ise şunları anlattı:
“Verilen para emeğinizin karşılığı asla değil. Bu para verilirken bir lütuf gibi davranılıyor. Yazdığım yazı bir projede kullanıldı; ödeme alamadığım gibi takdir de görmedim. İsmim yazının altında bile geçmedi. Zorunlu bir gönüllülük. Sosyal medyada ismimin paylaşılmasıyla yetinildi. Entelektüel emeğin hiç önemi yok. Telif ödenen projelerde de hep benim ücret sormam, peşinden koşmam gerekti. Kendiliğinden gelmedi. Hep bir savaş vermek zorunda kaldım. Yaptığım işin ücretlendirilmesi savaşı.”

GÖNÜLLÜLÜK “FIRSATI”
Onlarca kurumsal sponsorun desteğiyle düzenlenen 212 Photography Istanbul Festivali, 26 Eylül-11 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek dokuzuncu edisyonunda görev alacak ‘gönüllüler’ için açık çağrı yayınladı. Festivalin bu çağrısı, genç kültür emekçilerine İstanbul’un önde gelen fotoğraf etkinliklerinden birinin parçası olma ‘ayrıcalığını’ sunuyordu.
Ancak çağrıda gönüllülük adı altında talep edilen emek, kültür-sanat kamuoyunda tartışma yarattı. Çünkü festivalin çok sayıda sponsoru vardı.
Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin (AICA) Türkiye Şubesi, yaptığı açıklamada “gönüllülük” çağrısının kültür sanat alanında giderek yaygınlaşan ücretsiz emek pratiğinin bir parçası olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Kültür-sanat alanında saygın ve etkin kurumların sıklıkla ‘gönüllü’ çalışan çağrısı yaptığını görüyoruz. Sektöründe yapısal sorun haline gelen güvencesiz ve karşılıksız emek sarmalının son örneklerinden biri ‘Gönüllü Festival Asistanı’ duyurusunda karşımıza çıkıyor. Başta yabancı dil yeterliliği, iletişim becerileri ve çağdaş sanat donanımı gibi ciddi nitelikler talep edilen 18-30 yaş arası genç profesyonelleri, ‘deneyim kazanma’ vaadiyle, maddi karşılık ödemeksizin çalıştırmak asla kabul edilemez. Sanatsal ve kültürel üretimin sürdürülebilirliği, ancak ve ancak bu üretimin en dinamik yükünü sırtlayan genç profesyonellerin emeğine saygı duyulmasıyla mümkündür. Bu alanda ‘gönüllüler’ sömürülmemeli; özendirilmeli, ödüllendirilmelidir”
“ARTIK KABUL EDEMİYORUM”
İstanbul’da yaşayan 38 yaşındaki fotoğraf sanatçısı, sanata başladığı ilk yıllarda yaşadıklarını kabul ettiğini ancak artık edemediğini söyledi:
“Güvencesizlik sadece Türkiye’ye özgü değil. Sanatçılar ve kültür emekçileri dünya genelinde güvencesiz. Hayatımızı sürdürmek için başka alanlarda çalışmak zorunda kalıyoruz. Bu yüzden sanatsal üretimlerimiz aksıyor ve uzağında olduğumuz sektörlerde, güvenli olmayan koşullarda çalışmak zorunda kalıyoruz.”

Sanat eleştirmeni ve akademisyen Nazlı Pektaş’a göre, 212 Photography Istanbul’un gönüllü çağrısıyla başlayan tartışma, kültür-sanat alanında uzun süredir sineye çekilen bir illüzyonun da perdesini araladı:
“Profesyonel donanım, dil yeterliliği ve tam gün mesai isteyen bir iş tanımının gönüllülük ya da network kazanma gibi muğlak vaatlerle paketlenmesi, meselenin ekonomik olduğu kadar yapısal ve etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.”
Uzun süredir Marmara ve Yeditepe üniversitelerinde sanat öğrencileriyle çalışan ve dersler veren Pektaş, ücretsiz emek beklentisinin gençlerin emeklerine müdahale ettiğini söylüyor:
“Öğrencilerin bir yandan atölye ortamında üretim yapmaları gerekiyor, öte yandan hayat devam ediyor. Hayata tutunabilmek için farklı mesleklerle uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bu da sanat üretimine ayıracakları zamandan çalıyor. Gerçek anlamda ücret alabildikleri tek alan çoğunlukla kafe, restoran gibi hizmet sektörü oluyor. Oysa sanat alanındaki organizasyonlarda üstlenecekleri görevler çoğunlukla gönüllülük esasına dayandığı için gençler bu fırsatları ya hiç değerlendirmiyor ya da tam tersine, parayı göz ardı edip sırf deneyim ve görünürlük uğruna kendilerini bu alanlara fazlasıyla kaptırıyorlar. Sonuçta kaybeden hem gencin emeği hem de sanatın kendisi.”
Ancak Pektaş, her gönüllü katkının aynı çerçevede değerlendirilmemesi gerektiğini de vurguluyor:
“Bir eleştirmenin, küratörün ya da sanatçının kendi isteğiyle, bilinçli olarak ve gerçek bir rızayla bir işe zaman ayırması başka bir şey. Benim itiraz ettiğim, seçme şansı olmayan gençlere fiilen bir iş tanımının dayatılıp bunun ’gönüllülük’ adı altında meşrulaştırılması.”
Genç çalışanlara hem profesyonel bir vizyon kazandıran hem de emeğinin karşılığını adilce ödeyen kurumların varlığının önemli olduğunu belirten Pektaş, tam da bu tür iyi örneklerin hakkını teslim edebilmek için adil davranmayan pratikleri sorgulamak, gönüllülük ambalajını deşifre etmek, karşılıksız emeği yapısal bir alışkanlığa dönüştüren kurumları süzgeçten geçirmek zorunda olduğumuzu söylüyor.
“SESSİZ KALIRSAK…”
Nazlı Pektaş’a göre kültür profesyonellerine de sorumluluk düşüyor:
“Bir sanat eleştirmeni için düşünce üretmek kadar, o düşüncenin doğurduğu tepkiyi hayata geçirmek de önemli. Sergilerde, yazılarda sık sık teorik bir malzeme olarak tükettiğimiz kurumsal eleştiri kavramı yalnızca kâğıt üzerinde kalamaz, eyleme dönüşmeli. Bir yapının bu konuda bariz bir açığı varsa eleştirmenler ve küratörler olarak ona vereceğimiz entelektüel desteği iki kez düşünmeli, gerekirse geri çekmeliyiz. Ses çıkarmalıyız. Sessiz kalırsak bu sessiz uzlaşıya hepimiz ortak oluruz.
Ve şunu da eklemek isterim ki bu mesele kurumsal ilişkilerin ötesine geçiyor. Bireysel çalışmalarımızda da bu adaleti gözetmeliyiz.”
Kültür profesyoneli ve küratör Saliha Yavuz, ücretsiz emeğin kültür-sanat alanındaki geçmişine işaret ediyor:
“Gönüllü emeğinin sömürüsüne ilk tanıklık İKSV festivalleri ile oldu. İKSV’nin parçası olmak büyük bir ‘lütuf’ olduğu için bir sürü genç oradan geçti. Üniversiteden mezun olduktan sonra bir pozisyona başvurduğumda ‘isterseniz gönüllü olun’ denmişti.”

“TELİF SORMAYAN ALMADI”
Yavuz’a göre son 20 yılda stajyerler için konulan sigorta ve ücret zorunluluğu gibi düzenlemeler, bu alanda talep ve ihtiyacın artması, gönüllülük standartlarının da değişmesi gerektiğini anlaşılır kıldı. Gönüllü emeğinde yol-yemek gibi temel giderlerin karşılanmasına yönelik taleplerin artmasıyla birlikte, bu sistemler de daha fazla sorgulanmaya başlandı.
Yavuz’a göre bu alanda emeğin karşılığının konuşulması yeni bir gelişme:
“Sanatçı ve yazar teliflerini konuştukça ve talep ettikçe durum değişiyor. OMM’da bir konuşma yapmıştım, benimle aynı programda konuşan galerici bir arkadaşıma ‘telif alıyorsun değil mi’ diye sormuştum. ‘Telif sormadım’ dedi. Sormadığı için telif almadı.”
Yavuz, kültür-sanat alanının 1980’lerden itibaren belirgin bir ekonomisinin olmasıyla birlikte emek ilişkileri de daha konuşulur hale geldiğini söylüyor. Başlangıçta daha çok sanatçıların etrafında şekillenen bu arayışların, zamanla başka aktörlere uzanan daha geniş bir emek tartışmasına dönüştüğünü belirten Yavuz, çözümün hak odaklı örgütlenmelerde olduğunu savunuyor:
“Birlikte hareket ederek, alan içinde çalışırken birbirimizi, birlikte çalıştığımız aktörlerin haklarını da kollayarak, öncelikle kendi yaptığımız işlerde, kurumlarda çalışanların emeğini ve haklarını gözeterek, birlikte talep ederek örgütlenmeyi temelden inşa edebileceğimize inanıyorum. İş yükünün bölüşüldüğü, uzmanlarla ve benzer yapılarla etkileşimde iletişimde olarak, odaklı ve yatay bir yönetişim biçimi ile sağlıklı hak odaklı bir örgütlenmenin olabileceğini düşünüyorum.”
Sendika uzmanı Kıvanç Eliaçık ise kültür-sanat alanındaki çalışma koşullarının Türkiye’deki genel güvencesiz çalışma rejiminin bir parçası olduğuna işaret ediyor:
“Türkiye’de çalışma hayatının bütününe güvencesizlik, hatta doğrudan sigortasızlık damga vurmuş durumda. Kültür-sanat işçilerinin çalışma ortamıyla ilgili toplumda olumlu bir algı var, ancak onlar da tüm kötü şartları bizzat yaşıyorlar. Setler, stüdyolar, galeriler, müzeler, konser salonları, tiyatro kulisleri ve teknik altyapı hizmetlerinin hiçbirinde İş Kanunu’nun adı bile geçmiyor. Pek çok emekçi sigortasız çalıştırılıyor. Kültür sanat alanında çalışan profesyoneller çoğunlukla güvencesiz ve sigortasız. En temel haklardan bile faydalanamıyorlar. Maaşlar, çalışma süreleri, izin ve dinlenme hakları, fazla mesai ödemeleri ve sağlık hakları tamamen düzensiz ve kuralsız.”

Eliaçık bu tablo karşısında en etkili aracın örgütlenme olduğunu savunuyor:
“Sendikalı olmak hayat kurtarır. Titanic’teki orkestra sendikalı olsaydı, o kaza yaşanmazdı çünkü gerekli güvenlik önlemleri alınırdı. Yakın dönemdeki Hollywood grevleri veya Kanada Yazarlar Sendikası’nın yapay zekâya karşı yürüttüğü hukuki mücadele çok önemli örnekler. Louvre Müzesi grevi veya Cannes Film Festivali’nde çalışan emekçilerin uyarı açıklamaları da öyle. Bu eylemler sadece kültür sanat işçilerini değil, bütün çalışma hayatını güzelleştiren kazanımlar sağladı.”
Kültür sanat işçilerinin çalışma ortamının merdiven altı atölyelerinden farksız olduğunu söyleyen Eliaçık, “Sektörde Charles Dickens romanlarını hatırlatan ağır koşullar var. O yüzden kültür sanat işçileri Jack London’ın Martin Eden karakterini örnek almalı” diyor.
Türkiye’de de kültür emekçilerinin ücretler, çalışma koşulları ve hak ihlalleri konusunda daha güçlü dayanışma ağları kurması gerektiğini söyleyen Eliaçık, bu sürecin sendikal örgütlenmeyle güçlenebileceğini ifade ediyor.
“Alanda çalışan işçiler kendi aralarında platformlar ve haberleşme ağları kurmalı. Maaşlar, çalışma koşulları ve yaşanan sıkıntılar hakkında bilgi alışverişi yapmalı. Bunun en üst aşaması en işlevseli sendikadır. Kamuda, Kültür Sanat-Sen doğrudan bu alana hitap ediyor. Özel sektörde ise Sine-Sen, Oyuncular Sendikası ve Sinema-TV Sendikası gibi adresler var. Ayrıca Sosyal-İş’in de bu alanda bir komisyonu bulunuyor. Bu işin bir kısmı hukuki mücadele ve yasaların uygulanmasıyken, en önemli kısmı dayanışmadır. Bir de uluslararası boyut var. Türkiye’deki kültür sanat camiası büyük oranda uluslararası yapılarla bağlantılı. Sosyal-İş Sendikası’nın üye olduğu UNI Global Union veya Uluslararası Aktörler Federasyonu (FIA) gibi küresel yapılar da uluslararası düzeyde sözleşmeler yapılması için mücadele ediyor ve ülkeler arası deneyim paylaşımı sağlıyor.”
212 Photography Istanbul’un gönüllü çağrısıyla dile getirilen eleştiriler, kültür-sanat alanındaki emek rejiminin yalnızca sınırlı bir kısmına dair örnek sunuyor. Kurumlarda istihdam edilen kültür emekçilerinin en sık dile getirdiği sorunlar arasında maaşlarının zamanında ödenmemesi, sigorta girişlerinin geciktirilmesi, kayıt dışı istihdam ve artan iş yükü yer alıyor.
Oysa İş Kanunu’nun 24/2-e maddesi ücretin zamanında ödenmemesi halinde çalışana çalışmaktan kaçınma ve sözleşmesini haklı nedenle feshetme hakkı tanıyor.

Buna rağmen, alandaki güvencesizlik ve sınırlı istihdam olanakları nedeniyle birçok çalışan bu haklarını kullanmaktan dahi geri durmayı tercih edebiliyor. Kurumların uzun yıllardır başvurduğu “güvene dayalı iş ilişkisi”, “deneyim kazandırma” ya da “ticaret odaklı bir kurum olmama” gibi söylemlerin hiçbir karşılığı olmadığı da biliniyor. Tartışma, gönüllü emeğin nasıl bir sömürü biçimi olduğuyla sınırlı da değil. “Gönüllü emek” sömürüsünün; kültür-sanat alanında emeğin nasıl tanımlandığı, karşılığının nasıl hesaplanabileceği, çalışma rejiminin adil ve demokratik kılınmasının hangi önlemlerin alınabileceği ile beraber düşünülmesi ve bu rejim karşısında ortak/örgütlü hareket edilmesi gerekiyor.

