Bir sorudan fazlası: Ne zaman çocuk yapacaksınız?

Türkiye'de yaklaşık 2 milyon çift infertiliteyle mücadele ediyor. Ancak bu mücadele yalnızca hastane koridorlarında yaşanmıyor; kadınlar yıllarca toplumsal baskıyla, suçlamalarla ve görünmeyen psikolojik yüklerle de baş etmeye çalışıyor. Üç kadının tanıklığı, istatistiklerin ardındaki sessiz mücadeleyi ortaya koyuyor.

Alev Çelep
Alev Çelep, Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi olup, Halkla İlişkiler ve Tanıtım alanında yandal eğitimini sürdürmektedir. Hak temelli habercilik, çözüm gazeteciliği, toplumsal konular ve...

“Ne zaman çocuk yapacaksınız?”
Türkiye’de milyonlarca çift için sıradan görünen bu soru, bazen yıllarca süren tedavilerin, hayal kırıklıklarının ve görünmeyen psikolojik yaraların kapısını aralıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her altı kişiden biri yaşamının bir döneminde infertiliteyle* karşılaşıyor. Türkiye’de ise yaklaşık 2 milyon çift çocuk sahibi olmakta güçlük çekiyor. Tıbbi olarak infertilite yalnızca kadından kaynaklanmıyor; kadın, erkek ya da her iki eşe bağlı nedenlerle ortaya çıkabiliyor. Buna rağmen toplumsal baskının ve suçlamaların hedefi çoğu zaman kadınlar oluyor.

İstatistiklerin arkasında ise yıllarca süren tedaviler, tükenmeyen umutlar, sessizce taşınan suçluluk duyguları ve görünmeyen psikolojik yaralar var. Bu haber, çocuk sahibi olma mücadelesinde farklı hayatlar yaşamış üç kadının tanıklıklarını bir araya getiriyor.

YEDİ YILLIK BİR BEKLEYİŞ

Tedavi sürecini geride bırakmış, ismini paylaşmak istemeyen bir kadın, yedi yıl süren yolculuğunu şöyle anlatıyor:

“Hiçbir sorunumuz olmadığı söylendiği hâlde olmuyordu. Bir ara aşılama denemesinde önce gebelik var dendi, sonra yok dendi; o an dünyam başıma yıkılmıştı. Çocuğumun olmamasının bir lanet olabileceğini bile düşünmeye başlamıştım.”

Kadın, sürecin evliliğine de yansıdığını anlatıyor. Eşi bir dönem yaşananları tamamen psikolojik nedenlere bağlıyor ve bu düşünceyle yeni bir iş kuruyor. Tam tüp bebek tedavisine başlayacakları günlerde ise beklenmedik bir gelişme yaşanıyor; gebelik kendiliğinden gerçekleşiyor.

23 YILLIK MÜCADELE: PEMBE’NİN HİKÂYESİ

Pembe’nin hikâyesi, yıllar süren sessiz bir mücadelenin öyküsü.

Köyünde kendisinden yaşça küçük bir adamla zorla evlendirilen Pembe, çocuk sahibi olamadıkları yıllar boyunca eşinden büyük olmasını kendisine kusur gibi görüyor. Kaynanası ise onu gelin olarak aldığına pişman olduğunu yıllarca yüzüne vuruyor.

Pembe, o çaresiz yılları şu sözlerle anlatıyor:

“Çok aradık çok… Duyup da gitmediğimiz hastane, doktor kalmadı diyebilirim. Kimi yaşım yüzünden olabilir dedi, kimi eşimden olabilir dedi. Kendimi hep suçlu hissettim.”

Bebek özlemiyle geçen 23 yıl boyunca en büyük desteği babasından görüyor. Babası, tedavi masraflarını karşılayabilmek için elindeki tarlayı satıyor. Yıllar süren arayışın sonunda ise umut, tüp bebek tedavisiyle geliyor: “En son tüp bebek denedik, tuttu.”

23 yıl sonra ikiz çocuklarını kucağına alan Pembe’nin mutluluğuna, yıllarca kendisini suçlayan kaynanası tanıklık edemiyor. Kaynanası, çocuklar dünyaya gelmeden önce hayatını kaybediyor. Geriye ise yılların bekleyişi, gözyaşı ve büyük bir mücadelenin izleri kalıyor.

“SUÇLU BENMİŞİM GİBİ DAVRANDI”

Bazı kadınlar için ise suçlanmak, tıbbi gerçekler açıkça ortada olmasına rağmen değişmiyor.

İsmini paylaşmak istemeyen bir kadın, çocuk sahibi olamayınca eşiyle birlikte doktora başvurduklarını, yapılan tetkiklerde sorunun eşinden kaynaklandığının ortaya çıktığını anlatıyor. Tedaviler sonuç vermiyor. Buna rağmen eşi, süreç boyunca sanki sorumlu kendisiymiş gibi davranıyor. Yaşananlar zamanla evliliğin temelini sarsıyor ve çift yollarını ayırıyor.

“VİCDANIMLA SINANDIM”

İsminin yalnızca baş harfinin kullanılmasını isteyen Ü., evliliğinin altıncı ayında çocuk sahibi olamayınca ilk olarak tek başına doktora gidiyor.

“Evliliğimin altıncı ayı dolmuştu. Bekliyorum olacak mı, olmayacak mı; testler deniyorum. Birkaç gün bile gecikse malum gün… Bir bayan olarak gidiyorsun eczaneden, birkaç kez test bile aldım. Yaptım, baktım yok. Altı ay düzenli şeyden sonra kalamadığınızda doktora gitmeniz gerekiyor, gittim. Testlerime bakıldı; FSH’a, vesairelere… Hepsi normal çıktı. Doktor baktı baktı, ‘Yok kızım’ dedi, ‘senin 10 tane çocuğun olur şu etapta, o derece sağlıklısın.’ O an anladım eşimde bir sıkıntı olduğunu.”

Ertesi gün eşiyle birlikte aynı doktora gidiyor. Aldıkları sonuç hayatlarının dönüm noktası oluyor.

“Sonuçlar yapıldı vesaire… Aynı doktoru buldum. Okudu okudu testleri… Yaşlı bir doktor, adamcağız omuzuma vurdu, ‘Senden yana sıkıntı yok’ dedi, ‘eşinin sperm sayısı sıfır.’ Apaçık söyledi bunu doktor. O an benim hastane başıma yıkıldı. Ömür boyu çocuğu olmayacak mı bu adamın? Azospermi hastası dedi.”

Buna rağmen eşini yalnız bırakmıyor. İstanbul’daki merkezlere, profesörlere kadar birlikte gidiyor, ameliyat süreçlerinde yanında oluyor. Aynı zamanda okul öncesi öğretmeni olarak çalışmaya devam ediyor ve yaşadıklarını işine yansıtmamaya çalışıyor.

“Aktif olarak çalışıyorum, okul öncesi öğretmeniyim. İşime yansıtmamaya çalışıyorum, zor bir işim var. Sabah 7’de kalkıp akşam 7’sinde dönüyorum, İzmir trafiğine katlanıyorum. Velilerime yansıtmayayım, çocuklara yansıtmayayım derken… Meğerse hani dondurmayı sıyırdığınız gibi, hayatınızı sıyırıyorsunuz. Kimseye bir şey diyemiyorsun.”

Zamanla evdeki dengeler değişiyor. Ü., biyolojik olarak çocuk sahibi olamayan eşinin yaşadığı yetersizlik duygusunu psikolojik baskıyla örtmeye çalıştığını söylüyor.

“Ben gene bir ümitle evliliğimi bitirmeyi düşünmedim, ben eşimi seviyorum. Yüzüne de söyledim. O an vicdanımla sınandım, ama eşim o vicdanı bana şey yapmadı. Bu sefer bana eziyetler başladı. Arabam var, ekonomik özgürlüğüm var; anneme gidip gelmemi bile kıskanmaya başladı. ‘Sen nereye gidip geliyorsun?’ demeye başladı. Onun niyeti farklıydı; başka yönden vurup beni bastıracaktı, onun derdi oydu. Yoksa beni kıskandığı falan değil. Kıskanan adam gidip boşanma davası açmaz , ilk boşanma davasını eşim açtı.”

Bugün geriye dönüp baktığında ise benzer süreçlerden geçen kadınlara tek bir cümleyle sesleniyor:

“Hayatlarına ödün vermesinler kimse için eşin dahi olsa, ailen dahi olsa. Ben ödün verdim.”

“TOPLUMSAL YÜKÜ BİZ ÇEKTİK”

Üç farklı kadın, üç farklı yaşam öyküsü… . Ancak ortaklaştıkları yer aynı: İnfertilite yalnızca tıbbi bir tanı değil; kadınların omuzlarına yüklenen görünmez bir toplumsal sınav. Kimi yedi yıl umutla bekledi, kimi 23 yıl sonra çocuklarına kavuştu, kimi ise biyolojik neden kendisinde olmadığı halde evliliğini kaybetti. Rakamlar milyonlarca çifti gösteriyor; bu tanıklıklar ise o sayıların ardında sessizce taşınan suçluluğu, yargıyı ve yalnızlığı görünür kılıyor.

*Dünya Sağlık Örgütü’ne göre infertilite, düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen bir yıl içinde gebelik oluşmaması durumu olarak tanımlanıyor. İnfertilite; kadına, erkeğe veya her iki eşe bağlı nedenlerle gelişebiliyor. Uzmanlar, toplumdaki yaygın kanının aksine, vakaların önemli bir bölümünde sorunun yalnızca kadından kaynaklanmadığını vurguluyor.

 

 

ETİKETLER