Aile Yılı’nın sona ermesine teknik olarak iki hafta daha var, çünkü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, düzenlenen tanıtım toplantısında 2025’i Aile Yılı ilan ettiğinde takvimler 13 Ocak’ı gösteriyordu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’a göre bu dönemde, vatandaşların hayatına doğrudan dokunacak müjdeler verilecek, devlet tüm kurumlarıyla ailenin yanında olacaktı.
Devlet bir bakıma sözünü tuttu. Hakikaten vatandaşların hayatına “dokundu”, tüm kurumlarıyla hareketi geçti. Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Emniyet, Sağlık Bakanlığı, RTÜK gibi kurumlar tüm yılı kadınları anne olarak tanımlayarak ve LGBTİ+’ları damgalayarak, kriminalize ederek geçirdi.
Vatandaşlar bir tanıtım toplantısıyla haberdar oldu ama feminist hukukçu Sevda Çetinkaya’ya göre bu, bugünden yarına alınmış bir karar değil. Yaklaşık on yıllık bir siyasal ve ideolojik hattın sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Hattın merkezinde ise, toplumu haklar ve özneler üzerinden değil, “aile” üzerinden tanımlayan bir iktidar anlayışı bulunuyor.
Sosyal politika, kadın politikası ve kültür politikasının giderek “ailenin korunması” başlığı altında eritildiğine dikkat çeken Çetinkaya, kadınların, çocukların ve gençlerin hak öznesi olmaktan çıkarılarak ailenin tamamlayıcı unsurları olarak yeniden kurgulandığını söylüyor. Bu süreçte kadın politikalarının eşitlik temelinden uzaklaştırıldığını, “tamamlayıcılık” ve “fıtrat” söylemiyle yeniden çerçevelendiğini vurguluyor:
“Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı resmi belgelerden ve eğitim politikalarından sistematik biçimde tasfiye edildi. Sosyal yardımlar, bakım emeğini kadınların üzerine yıkan ve onları eve bağımlı kılan bir biçimde düzenlendi.”
DİYANET VE HUTBELERİ
Bu ideolojik çerçevenin somutlaştığı alanlardan biri Diyanet İşleri Başkanlığı. 14 Mayıs 2025’te, TBMM’de kabul edilen torba kanunla Diyanet’in yetkileri genişletildi; kuruma okul, yurt ve hastanelerde “manevi danışmanlık” yapma, gençlik merkezleri açma ve internetteki “sakıncalı” yayınların engellenmesi için yargıya başvurma yetkisi verildi.
Türkiye Psikiyatri Derneği düzenlemeye, din görevlilerinin sağlık ve sosyal hizmet alanlarına dahil edilmesinin uluslararası standartlara aykırı olduğu gerekçesiyle tepki gösterdi. Buna rağmen Danıştay, Diyanet’in bu alandaki faaliyetlerine yasal dayanak oluşturan düzenlemenin iptalini reddetti.
Aile Yılı’nda Diyanet hutbeleri de yoğun tartışmalara yol açtı. 1 Ağustos’ta ülke genelinde okutulan hutbede kısa ve şeffaf giysiler “haram” ilan edilerek, bu kıyafetler “ahlaka meydan okuma” olarak tanımlandı. Kadınların tepkisi büyüktü, feminist yazar Beril Sönmez, hutbeye başörtüsünü çıkararak tepki gösterdi. Sönmez, Diyanet’in hutbelerinde yolsuzluklara, kadın cinayetlerine ya da çocuk istismarına dair bir itirazın yer almadığını da hatırlattı.
İki hafta sonra, 15 Ağustos’ta, Diyanet bu kez kadınların miras hakkını bir hutbe ile hedef aldı. Kadın örgütleri yine ayaktaydı. Her iki hutbe hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Hutbelerin erkek şiddetini meşrulaştırıcı etkisine dikkat çekildi.
ŞÜPHELİ KADIN ÖLÜMLERİ, CİNAYETLERİ GEÇTİ
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2025’in ilk on ayında en az 237 kadın öldürüldü, 247 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Bu, Türkiye’de ilk kez şüpheli kadın ölümlerinin kadın cinayetlerini geçtiği bir tabloya işaret ediyor.
Hukukçu Çetinkaya’ya göre “ailenin kutsanması”yla birlikte aile içi şiddet görünmezleşiyor, kamusal koruma mekanizmaları zayıflatılıyor. “Korunması gereken aile, kadınlar için çoğu zaman en tehlikeli mekan olmaya devam ediyor” diyen Çetinkaya, KADES uygulamasının milyonlarca kez indirilmiş olmasını da bu güvensizliğin göstergesi olarak değerlendiriyor.
KÜLTÜR, EMEK VE GÖRÜNMEYEN KADINLAR
Aile Yılı’nın ideolojik çerçevesi kültür-sanat alanında da etkisini gösterdi. “Milli ve manevi değerler”, “genel ahlak” ve “ailenin korunması” gibi muğlak kavramlar, sansür ve denetim aracına dönüştü. Manifest pop grubuna açılan dava ve Kızılcık Şerbeti dizisine yönelik müdahaleler, bu dönemin en görünür örnekleri oldu.
Feminist Gülsüm Kav’a göre Aile Yılı, yalnızca kültürel değil, derinleşen ekonomik kriz ve eriyen ücretler karşısında yapılan stratejik bir siyasal müdahale. Geçimi erkeğin sağladığı aile modelinin maddi olarak çöktüğünü, buna rağmen ideolojik olarak yaşatılmaya çalışıldığını söylüyor. Evde bakın veren görevine dönmesi beklenen kadınların fedakarlığı kutsanarak, artan yoksulluk ve güvencesizlik bireysel bir kader gibi sunuluyor.
133 KADIN İŞÇİ ÇALIŞIRKEN HAYATINI KAYBETTİ
Bu tablo kadın işçi cinayetlerinde de kendini gösteriyor. İşçi Sağlığı ve İş Cinayetleri Meclisi (İSİG) verilerine göre 2025’in ilk 11 ayında en az 133 kadın işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik yangınında yaşamını yitiren yedi işçiden altısının kadın olması, bu güvencesizliğin çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Sevda Çetinkaya’ya göre tüm bu veriler, Aile Yılı’nın bir koruma rejimi değil; hakların daraltıldığı ve eşitsizliklerin norm haline getirildiği bir dönem olduğunu gösteriyor. Gülsüm Kav ise bu tabloyu, “yapısal krizleri çözmek yerine kutsal aile söylemiyle üzerini örtme çabası” olarak özetliyor.
BİR NUMARALI “HEDEF” LGBTİ+’LAR
Hadi yine 13 Ocak’taki tanıtım toplantısına dönelim. Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının bir başka bölümünde LGBTİ+’ların ‘koçbaşı’ olarak kullanıldığını iddia etti. “Cinsiyetsizleştirme politikalarının öncelikli hedefi ailedir” diyerek partisinin asli hedefini de açık biçimde işaret etti.
Cumhurbaşkanı, 23 Mayıs’ta, bu kez Uluslararası Aile Forumu’nda LGBTİ+’ları hedefe koydu. “LGBT sapkınlığı faşizme dönüşmüştür” diyerek, politik hattı daha da sertleştirdi, LGBTİ+’lara karşı mücadelenin “özgürlük ve insanlığın istikbalini kurtarma mücadelesi” olduğunu savundu.
LGBTİ+’lara, örgütlenmelerine ve etkinliklerine yönelik baskılar 2016’dan bu yana sürerken, 2025 Aile Yılı bu baskının “aile yapısı” gerekçesiyle doğrudan varoluşa yöneldiği bir yıl oldu. Onur Yürüyüşleri yine yasaklandı; yasaklar polis müdahaleleriyle uygulandı.
Bu süreci değerlendiren Avrupa Konseyi Gençlik Delegesi Enes Hocaoğulları Aile Yılı’nı LGBTİ+’lara yönelik son 10 yılda artan düşmanlaştırmanın somutlaştığı bir eşik olarak tanımlıyor. Ki kendisi de yargılanan bir hak savunucusu. 27 Mart’ta Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin 48’inci oturumunda yaptığı konuşma nedeniyle hakkında başlatılan soruşturmalar kapsamında, İstanbul’daki bir mahkemenin verdiği yakalama kararı üzerine Türkiye’ye dönüşünde 5 Ağustos 2025 tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanı’nda gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Ankara Sincan Cezaevi’ne gönderildi. İlk duruşmasının görüldüğü 8 Eylül’de serbest bırakıldı.
“Aile Yılı, LGBTİ+’lara karşı baskının, ayrımcılığın ve dışlanmanın sistematikleştiği bir epitom. Yepyeni bir düşmanla değil, ama hiç olmadığı kadar organize bir düşmanla karşı karşıyayız” diyor.
CİNSEL YÖNELİM YASAKLANABİLİR Mİ
Nisan ayında HÜDA-PAR, LGBTİ+’lara yönelik cezalandırma öngören bir kanun teklifini Meclis’e sundu. Teklif, eşcinsel ilişki ve LGBTİ+ görünürlüğünü “suç” sayan, medya ve kültür alanını RTÜK denetimine açan maddeler içeriyordu. Tepkiler üzerine tasarı yasalaşmadı.
Ancak Hocaoğulları’na göre taslağın yasalaşmaması, fiili uygulamaların önüne geçmedi:
“Beni asıl tedirgin eden, Yeni Türkiye’de uygulamanın yasadan önce gelmesi. Hukukun işleyişi fiilen tersine çevrilmiş durumda.”
Bu yaklaşımın bir örneği de Sağlık Bakanlığı’nın 25 Haziran’da yayımladığı yazıyla cinsiyet uyum sürecinde kullanılan hormonların 21 yaş altına reçete edilmesinin engellenmesi oldu.
KAOS GL VE ÖRGÜTLENMEYE YÖNELİK BASKI
2025 yazı boyunca LGBTİ+ örgütleri ve medya organları da hedef alındı. Kaos GL’nin haber portalı, X ve Instagram hesapları “milli güvenlik” gerekçesiyle erişime engellendi. Kurumun Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar tutuklandı; trans aktivist Janset Kalan’a, kendi paylaşmadığı bir fotoğraf üzerinden ceza verildi. Hacettepe Üniversitesi Kuir Araştırmaları Topluluğu Queer Deer kapatıldı, Genç LGBTİ+ Derneği hakkında fesih kararı alındı.
2025 Trans Onur Yürüyüşü ve İstanbul Onur Yürüyüşü polis müdahalesiyle engellendi. İstanbul’da gözaltına alınan 46 kişiden üçü tutuklandı; tutuklamalar bir ay sonra kaldırıldı.
ÜNİVERSİTELERDE AİLE YILI
Aile Yılı politikaları üniversitelere de yansıdı. Sivil Alan Araştırmaları Direktörü Berna Akkızal, kampüslerde ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkının ciddi biçimde daraldığını söylüyor. Akkızal’a göre üniversite yönetimleri, Aile Yılı’nı meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanarak kadın ve LGBTİ+ çalışmalarını hedef alıyor.
Kadın ve LGBTİ+ düşmanı etkinliklere salon verilirken, 25 Kasım gibi günlerde yapılmak istenen etkinliklerin fiilen engellendiğini belirten Akkızal, kampüslerde güvenlik sorununun da derinleştiğini vurguluyor.
KÜLTÜR-SANAT VE YARGI TEHDİDİ
Kültür-sanat alanı da Aile Yılı’ndan nasibini aldı. Mabel Matiz’in Perperişan şarkısı hakkında erişim engeli talep edildi; sanatçı hakkında müstehcenlik suçlamasıyla dava açıldı. TRT’nin dijital platformu tabii’nin tanıtımında ise LGBTİ+’lar “sapkın ideoloji” olarak hedef gösterildi.
11. Yargı Paketi’ne sızdırılan taslak, LGBTİ+’lar açısından en büyük tehditlerden biri oldu. Taslakta transların cinsiyet uyum sürecine ağır sınırlamalar getirilmesi, LGBTİ+ görünürlüğünün hapis cezasıyla cezalandırılması ve dijital platformlara yaptırımlar öngörülüyordu. Tepkiler üzerine söz konusu maddeler paketten çıkarıldı.
Enes Hocaoğulları, bu sürecin yarattığı iklimi şöyle özetliyor:
“Bu korku rejiminin mikro çıktıları arasında, sosyal medyadaki paylaşımlarını silen gençler ve ameliyatlarını erkene çeken translar var.”
Ancak Hocaoğulları’na göre iktidarın insan hakları hareketlerini bölme politikası sonuç vermedi. LGBTİ+ örgütleri, kadın hareketi ve farklı sivil toplum yapıları ortak bir mücadele hattı kurdu.
“Biz çok şey kaybettik ama korkumuzu da kaybettik. Bu coğrafyada yaşayan lubunyalar olarak kaybetmekten korkacağımız tek şey, birbirimiziz.”