COP31 öncesi Türkiye’nin iklim sınavı

Antalya’da düzenlenecek COP31, Türkiye’yi iklim diplomasisinin merkezine taşıyacak. Uzmanlara göre zirvenin başarısı yalnızca diplomatik görünürlükle değil; iklim finansmanının şeffaf kullanımı, sanayinin karbon hesabı ve kömürden çıkış için atılacak somut adımlarla ölçülecek.

Dilan Karacan
İZ TV’de belgesel yapım asistanlığı, muhabirlik, Star TV’de muhabirlik ve Kanal D’de prodüksiyon asistanlığı yaptı. Journo için freelance olarak röportaj, araştırma ve söyleşi gibi içerikler üretti.

Türkiye, Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Küresel iklim diplomasisinin trilyonlarca dolarlık finansman pazarlıklarıyla şekillendiği bir dönemde gerçekleşecek zirve, Türkiye açısından hem diplomatik bir fırsat hem de önemli bir sınav olacak.

Türkiye, bir yandan iklim krizinin etkilerini yaşarken diğer yandan uluslararası iklim finansmanına erişim talep ediyor. Ancak uzmanlara göre Türkiye’nin masadaki konumunu güçlendirmesi, yalnızca ‘iklim krizinin mağduruyuz’ söylemiyle değil, ülke içinde somut dönüşüm adımlarıyla mümkün.

İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ile Avrupa Komisyonu İklim Elçisi Seren Anaçoğlu, COP31 öncesinde Türkiye’nin iklim finansmanı, karbon düzenlemeleri ve yeşil dönüşüm politikalarını değerlendirdi.

KADIOĞLU: 3 TEMEL ADIM ATILMALI

Türkiye’nin iklim müzakerelerindeki konumunun önemli ölçüde 1992’de şekillendiğini belirten Prof. Dr. Kadıoğlu, Türkiye’nin o dönemde OECD üyesi olması nedeniyle gelişmiş ülkeler arasında sınıflandırıldığını hatırlattı.

Kadıoğlu’na göre Türkiye, 2021’de Paris Anlaşması’nı gelişmekte olan ülke statüsünde onaylamasına rağmen uluslararası iklim finansmanına erişimde hâlâ önemli sorunlarla karşılaşıyor. Türkiye’nin iklim krizinden etkilendiğine ilişkin iddiasının temelsiz olmadığını belirten Kadıoğlu, Akdeniz’de artan kuraklık, orman yangınları ve sellerin bunun somut göstergeleri olduğunu söyledi. Ancak finansman talebinin güçlü bir iklim politikasıyla desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Kadıoğlu, Türkiye’nin kendi emisyonlarını azaltması, kömürden çıkış için takvim oluşturması ve sağlanan finansmanın nerede kullanıldığını şeffaf biçimde göstermesi gerektiğini belirtti.

ANAÇOĞLU:  GÜÇLÜ BİR PLAN ORTAYA KOYULMALI

Seren Anaçoğlu da tartışmanın yalnızca Türkiye’nin ‘gelişmiş’ ya da ‘gelişmekte olan’ ülke olup olmadığı üzerinden yürütülmemesi gerektiğini ifade etti. Anaçoğlu, adil finansman talebinin yanında bu kaynağın gerçek bir dönüşüme aktarılmasının da Türkiye’nin sorumluluğu olduğunu söyledi:

“Adil finansman talep etmek hak olabilir; ancak bu finansmanı gerçek bir dönüşüme çevirmek de bizim sorumluluğumuz. Güvenilirlik burada devreye giriyor; bir taraftan finansman talep ederken diğer taraftan daha güçlü azaltım hedefleri ve şeffaf bir plan ortaya koyabilmeliyiz.”

‘ADİL BİR DÖNÜŞÜM OLMALI’

Türkiye’nin önündeki en önemli başlıklardan biri de Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM). Ocak 2026 itibarıyla uygulama dönemine giren düzenleme, demir-çelik, çimento, alüminyum ve gübre gibi sektörlerde faaliyet gösteren Türk ihracatçılarını doğrudan ilgilendiriyor.

Prof. Dr. Kadıoğlu, Türkiye’nin kendi emisyon ölçüm ve ticaret sistemlerini etkin biçimde işletmemesi halinde Türk sanayisinin daha yüksek karbon maliyetleriyle karşılaşabileceği uyarısında bulundu.

“Kendi karnesini tutamayanın notunu başkası verir” diyen Kadıoğlu, Türkiye’nin kendi emisyon ticaret sistemini kurması halinde karbon maliyetinin önemli bölümünün ülke içinde kalabileceğini belirtti.

Anaçoğlu ise SKDM’nin dönüşüm maliyetlerinin yalnızca KOBİ’lere, çalışanlara ve tüketicilere yüklenmemesi gerektiğini vurguladı. Anaçoğlu’na göre yeşil dönüşümün aynı zamanda adil bir dönüşüm olması gerekiyor.

‘BAŞARI, YARATILAN DÖNÜŞÜMLE ÖLÇÜLMELİ’

İklim finansmanında bir başka tartışma ise sağlanan kaynakların gerçekten emisyon azaltımına dönüşüp dönüşmediği.

Uzmanlara göre yalnızca alınan kredi veya fon miktarının açıklanması yeterli değil. Projelerin kaç ton emisyon azalttığı, hangi bölgelerin ve işletmelerin bu kaynaklardan yararlandığı ve elde edilen sonuçların bağımsız olarak denetlenmesi gerekiyor.

Anaçoğlu, iklim finansmanının başarısının harcanan parayla değil, yaratılan dönüşümle ölçülmesi gerektiğini söyledi.

Kadıoğlu ise ‘açıklanan para’, ‘onaylanan para’, ‘sözleşmeye bağlanan para’ ve ‘kullanılan para’ arasında fark bulunduğuna dikkat çekti. Asıl önemli olanın, kullanılan kaynağın ne kadar emisyon azalttığının ortaya konulması olduğunu belirtti.

‘COP31 İMAJ ÇALIŞMASI OLARAK KALMAMALI’

Antalya’nın COP31’e ev sahipliği yapması Türkiye’ye önemli bir diplomatik görünürlük sağlayacak. Ancak uzmanlara göre zirvenin karbon nötr olarak düzenlenmesi, ülkenin genel emisyonlarının azaltıldığı anlamına gelmiyor.

Kadıoğlu, COP31’in yalnızca bir “imaj çalışması” olarak kalmaması gerektiğini belirterek zirve sonrasında açıklanacak somut hedeflerin belirleyici olacağını söyledi. Türkiye’nin elektrik üretiminde kömürün hâlâ önemli bir paya sahip olduğuna dikkat çeken Kadıoğlu, zirvenin başarısının Türkiye’nin enerji politikasında atacağı adımlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Anaçoğlu da Türkiye’nin yalnızca iklim krizinden etkilenen bir ülke olarak konumlanmasının yeterli olmayacağını belirtti. Sanayileşmiş ülkelerin tarihsel sorumluluğunun daha yüksek olduğunu vurgulayan Anaçoğlu, bunun Türkiye’nin kendi dönüşümünü ertelemesi için gerekçe oluşturmaması gerektiğini söyledi.

COP31’de Türkiye ve Avustralya arasında oluşturulan yönetim modeli de zirvenin dikkat çeken unsurlarından biri olacak. Türkiye ev sahibi ve COP31 Başkanı olurken, resmî müzakereleri Avustralya yürütecek.

Prof. Dr. Kadıoğlu, Türkiye’nin coğrafi konumu ve tarihsel ilişkileri sayesinde Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasında köprü rolü üstlenebileceğini söyledi. Kuraklık, su güvenliği, orman yangınları ve dirençli kentler gibi başlıkların Türkiye açısından öne çıkarılabileceğini belirten Kadıoğlu, iklim finansmanında hibe ve teknoloji transferinin de gündeme taşınabileceğini ifade etti.

Ancak Kadıoğlu’na göre Türkiye’nin uluslararası masadaki söylemiyle ülke içindeki uygulamaları arasında uyum olması gerekiyor.

Uzmanların ortak vurgusu ise şeffaflık, ölçülebilir hedefler ve somut uygulama.

Türkiye’nin COP31’de elde edeceği diplomatik görünürlüğün kalıcı bir etkiye dönüşüp dönüşmeyeceğini, zirvenin ardından atılacak adımlar gösterecek.


 

 

ETİKETLER