“DTCF Tiyatro”nun hafızası Ortabahçe’de

Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü öğrencilerinin çıkardığı Ortabahçe dergisi; tiyatronun az bilinen isimlerini, bölümün ortak üretim kültürünü ve kuşaklar boyunca aktarılan birikimini kayıt altına almayı hedefliyor. Dergi, öğrencileri yalnızca sahneye değil, yazmaya, tartışmaya ve üretmeye de çağırıyor.

Buse Torun
Zorlu PSM ve Volkswagen Arena gibi kurumlarda etkinlik süpervizörü olarak çalıştı. Vâveylâ sanat medyasında koordinatörlük yaptı ve içerik üretti.

DTCF Tiyatro Bölümü öğrencilerinin çıkardığı dergi Ortabahçe, bölümün hafızasını ve üretim kültürünü kuşaktan kuşağa taşımayı hedefliyor.

Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü öğrencilerinin çıkardığı Ortabahçe dergisi; tiyatronun az bilinen isimlerini, bölümün ortak üretim kültürünü ve kuşaklar boyunca aktarılan birikimini kayıt altına almayı hedefliyor. Dergi, öğrencileri yalnızca sahneye değil, yazmaya, tartışmaya ve üretmeye de çağırıyor.

Yayın hayatına Temmuz 2026’da başlayan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü öğrencilerinin çıkardığı basılı dergi “Ortabahçe”, bölümün onlarca yıllık ortak üretimini, kültürünü ve hocalarının bıraktığı izleri kuşaktan kuşağa aktarmak istiyor.

Derginin adı, fakültenin biri tarihi üç büyük binası arasında sıkışmış “orta bahçesinden” geliyor. Tüm fakülte insanlarının birbirine değmek zorunda oldukları bahçeden…

Öğrenciler dergilerinde, tiyatro dünyasının tanınmış isimleri yerine arka planda kalmış tiyatro insanlarını gündeme taşımayı hedefliyor. İlk sayılarının profili ise Václav Havel… Dosyanın ardından, derslerde karşı karşıya geldikleri kavramları derinlemesine tartıştıkları bölüm geliyor. Böylece kavramların sahnedeki karşılıklarını görmüş oluyorlar.

Derginin son bölümünde söyleşilere yer veriliyor. Mesleğe henüz öğrenciyken girmiş, bugün ekonomik kaygılarına rağmen mesleğiyle var olmaya çalışan oyuncularla, ekiplerle söyleşiler yapıyorlar. Bu da mesleği sahadan öğrenmeyi, soru sorarken düşünmeyi ve mesleği içeriden deneyimlemeyi sağlıyor.

Ortabahçe Yazı İşleri Müdürü Ozan Demircioğlu, henüz öğrenciyken başladığı bu göreve mezun olduktan sonra da devam ediyor. Derginin doğuş hikayesinden dosya konularının seçim kriterlerine, “post-dramatik tiyatro” tartışmalarından öğrenci dergiciliğinin sürdürülebilirliğine ve tiyatroya erişimin ekonomik boyutuna kadar geniş bir çerçevedeki sorularımıza bütün ekibin verdiği yanıtları Demircioğlu paylaşıyor.

DERGİCİLİK BÖLÜM KÜLTÜRÜNÜN PARÇASI

Demircioğlu’na göre, dergi çıkarmanın gerektirdiği ortak üretim fikri bölüm kültürünün bir parçası… “Dil-Tarih Tiyatro Bölümü”nün önemli özelliklerinden birinin dramatik yazarlık, tiyatro tarihi ve teorisi ile oyunculuk alanlarının birbirinden kopuk değil, ortak dersler ve üretim süreçleri içinde yürütülmesi olduğunu anlatıyor:

“Bölüme adım attığımız ilk andan itibaren farklı anasanat dallarındaki öğrencilerin birlikte düşünmesi, tartışması ve üretmesi teşvik ediliyor. Bu nedenle ortak üretim fikri bizim için sonradan ortaya çıkmış bir arayış değil, tam aksine bölüm kültürünün geçmişten bugüne doğal bir parçası.”

Sürecin en önemli belirleyicilerinden biri ise Tiyatro Tarihi ve Teorisi Anabilim Dalı Başkanı Gülden Ateş. Demircioğlu, Ateş’in öğrenciler arasında oluşturduğu kolektif bilinç, çalışma disiplini ve üretim motivasyonuna dikkat çekiyor:

“Hocamızın önerisi ve desteğiyle bir yayın çıkarma fikri somutlaştı. Böylece derslerde tartıştığımız konuların, yaptığımız araştırmaların ve ürettiğimiz metinlerin yalnızca sınıf içerisinde kalmadığı; yayın aracılığıyla daha geniş bir alana taşındığı bir süreci hep birlikte başlatmış olduk.”

Dergiyi hazırlarken derslerle paralel ilerleyen, bölümün akademik ve sanatsal üretimini de görünür kılan başlıklar belirlemeye çalıştıklarını söyleyen Demircioğlu, yayını DTCF Tiyatro’nun yıllardır sürdürdüğü ortak üretim geleneğinin doğal bir uzantısı olarak görüyor. Ona göre bölümler arasındaki ilişki, ortak dersler ve birlikte çalışma kültürü, böyle bir girişimin temelini oluşturan en önemli unsur…

HAVEL’DEN SEVİM BURAK’A

Derginin her sayısındaki “dosya” bölümünün tek bir tiyatro insanına ayrılması planlanıyor. Bu isimleri neye göre belirlediklerini anlatan Demircioğlu, tiyatro dünyasında ilginin çoğu zaman popüler isimler, yönetmenler ve eserler etrafında yoğunlaştığını söylüyor. Ortabahçe ekibi ise o kişinin tiyatro tarihi ve düşüncesi açısından taşıdığı önemi tartışıyor.

Kıyıda köşede kalmış, hak ettiği ilgiyi yeterince görememiş yazarları, eserleri ve düşünsel üretimleri ortaya çıkarmayı önemsiyorlar. Bu çerçevede ilk sayının dosya konusu Václav Havel olmuş. İkinci sayı için ise Sevim Burak’ın tiyatro yaşamı üzerinde çalışıyorlar.

Kişinin seçiminden önce editör ekibi kapsamlı bir ön araştırma yapıyor. İsimlerin eserlerini, tiyatro anlayışlarını, dünya görüşlerini ve yaşadıkları döneme bıraktıkları etkiyi inceliyor:

“Bizim için önemli olan bir diğer nokta da bu üretimlerin erişilebilir olması ve yeni okurlarla buluşabilmesi. Bu nedenle hakkında az çalışma yapılmış, sınırlı sayıda yayına konu olmuş ya da günümüzde yeterince tartışılmayan isimlere yönelmeye çalışıyoruz. Amacımız yalnızca bilinenleri tekrar etmek değil; tiyatro tarihinin ve edebiyatın daha az görünür kalmış değerlerini yeni kuşaklarla buluşturabilecek bir alan yaratmak.”

Neden Çek siyasetçi, şair ve oyun yazarı Havel’i tercih ettiklerini ise şöyle anlatıyor:

“Dosyamızda tek bir Havel portresi ortaya koymaya çalışmaktan ziyade, onun farklı yönlerini görünür kılmayı amaçladık. Havel bizim için yalnızca bir oyun yazarı değil. Sanat, düşünce ve siyaset arasındaki ilişkiyi yaşamı boyunca deneyimlemiş ve üretimlerine yansıtmış bir figür. Yazdığı eserler kadar yaşam öyküsü, karşılaştığı zorluklar ve fikirleri de dikkat çekici bir dünya sunuyor. Biz de bu dünyayı farklı metinler aracılığıyla okurlarla buluşturmak, Havel üzerine yeni düşünme alanları açmak ve onu tiyatro öğrencileri ile tiyatro kamuoyu için yeniden tartışmaya açmak istedik.”

Seçimde yalnızca Havel’in tiyatro tarihindeki yeri değil, editör ekibinin ona duyduğu ilgi ve merak da belirleyici olmuş: “Çünkü bir dosya konusunun yalnızca önemli olması yeterli olmuyor; onu hazırlayan ekibin de o kişiyle düşünsel bir bağ kurabilmesi gerekiyordu. Havel üzerine çalışırken her bir öğrenci farklı yönlerini keşfetme ve yeniden yorumlama fırsatı buldu.”

ORTA BAHÇENİN KLOSTROFOBİK DARLIĞINDA FİGÜRAN OLMAMAK

Dosyanın ardından Gülsema Ülger’in “Havel’in Absürt Labirentinden Ortabahçe’ye Bir Özgürlük Provası” başlıklı yazısı geliyor. Öncesinde “Buraya kadar okuduysanız, günümüz sisteminin o meşhur dikkat süresini ve hızlı tüketim kuralını bir anlığına deldiniz” ifadesi gülümsetiyor.

Yazıda çizilen tablodan hareketle Demircioğlu, öğrencileri bahçenin klostrofobik darlığında bir figüran ya da izleyici kalmamaya nasıl çağırdıklarını anlatıyor:

“Sahici olan merak uyandırır; merak uyandıran şey de çoğu zaman sahiciliğinden güç alır. Günümüzde yazıyla kurduğumuz ilişki giderek azalıyor. İnsanların bir metni okuma, üzerinde düşünme ve onu içselleştirme süresi her geçen gün daha da kısalıyor. Bu nedenle bizler için mesele yalnızca bir şeyler üretmek değil, aynı zamanda okuru durmaya, düşünmeye ve yeniden sorgulamaya davet edebilecek bir alan yaratmak.”

Demircioğlu, içinde bulundukları koşulların bu arayışı doğrudan etkilediğini de söylüyor. DTCF Tiyatro Bölümü’nün geçmişte önemli kırılmalar yaşadığını hatırlatarak şöyle devam ediyor:

“MASKENİN ÖTESİNE GEÇEBİLMEK İÇİN YAZMAK…”

“Özellikle KHK süreçleriyle birlikte bölümün akademik hafızasında ve kurumsal yapısında ciddi değişimler meydana geldi. Yıllarca burada ders vermiş, bölümün düşünsel ve sanatsal kimliğinin oluşmasında rol oynamış hocalarımızın görevlerinden zorla alınması, yalnızca idari bir değişiklik değil; aynı zamanda öğrencilerin temas ettiği bilgi birikimi, gelenek ve tartışma ortamı açısından da hissedilen bir dönüşüm yarattı. Bizler bugün eğitim alırken bu geçmişin izlerini hâlâ görüyor ve hissediyoruz.”

Ona göre Ortabahçe bu hafızayı diri tutma çabası, aynı zamanda:

“Öğrencileri herhangi bir kalıba sokmak yerine düşünmeye, soru sormaya ve kendi sözlerini üretmeye teşvik etmek istiyoruz. Çünkü bize göre yazmak yalnızca bir ifade biçimi değil. Hatırlamanın, tartışmanın ve ortak bir kültür oluşturmanın da yolu. Bölümün geçmişten bugüne taşıdığı birikimin kaybolmaması ve yeni kuşaklar tarafından yeniden üretilmesi için yazının önemli bir araç olduğuna inanıyoruz.

Bu nedenle Ortabahçe aracılığıyla öğrencileri hazır cevaplara değil, sahici bir temas kurmaya çağırıyoruz. İnsanların üzerine giydirilen maskelerin, ezberlerin ve alışkanlıkların ötesine geçebilmesinin yollarından birinin yazmak ve birlikte düşünmek olduğuna inanıyoruz. Bizim çağrımız da tam olarak buradan doğuyor: Merak etmeye, düşünmeye, üretmeye ve ortak bir hafıza etrafında yeniden buluşmaya yönelik bir çağrı.”

KOLEKTİF HAFIZAYA KATKI

Derginin ilk sayısında açıkça belirtilen amacı, unutulmaya karşı bir kayıt oluşturmak. Neyin kaydını tutmak ve kime alan açmak istediklerinin yanıtı, bölümün tarihine dayanıyor. Metin And, Sevda Şener, Ayşegül Yüksel ve Nurhan Karadağ gibi hocaların tiyatro tarihine bıraktığı eserler, ekip için önemli birer izlek:

“Bu çalışmalar yalnızca belirli bir dönemi kayıt altına almak amacı taşımamış; aynı zamanda Türkiye tiyatrosunun görünürlüğünü artırmayı, hafızasını korumayı ve onu geleceğe taşımayı hedeflemiştir. Bizler de DTCF Tiyatro Bölümü öğrencileri olarak bu anlayışın devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle Ortabahçe aracılığıyla yalnızca kendi dönemimizin faaliyetlerini belgelemek istemiyoruz. Yazılan oyunları, yapılan çalışmaları, bölüm kültürünü, öğrencilerin ve mezunların üretimlerini kayıt altına alırken aynı zamanda Türkiye tiyatrosunun kolektif hafızasına küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyoruz.”

Demircioğlu, ekibin üretimlerini bir bölümde eğitim görmenin doğal sonucu olarak değil, tiyatro sanatına ve bu mesleğe duydukları sorumluluğun bir parçası olarak değerlendirdiğini söylüyor. Her yazının, her söyleşinin, her çalışmanın geleceğe de seslenmesini istediklerini aktarıyor:

“Belki yıllar sonra bu bölüme gelecek bir öğrenci, bugün yaptığımız çalışmalara bakacak; tıpkı bizim kendimizden önceki kuşakların bıraktığı izleri takip ettiğimiz gibi o da bu içerikleri izlek olarak alacak, kim bilir? Bu anlamda Ortabahçe, yalnızca bir öğrenci dergisi değil; bölümün belleğini canlı tutan, geçmişle gelecek arasında bağ kurmaya çalışan ve Türkiye tiyatrosunun ortak hafızasına katkı sunmayı hedefleyen bir alan olarak şekilleniyor. Çünkü inanıyoruz ki tiyatro yalnızca sahnede değil, onu kayıt altına alan, tartışan ve geleceğe taşıyan metinlerle de varlığını sürdürür.”

İLK SAYININ ODAĞI POST-DRAMATİK ARAYIŞLAR

Derginin “Çağdaş Tiyatro Sahnesinden İzler” bölümü, Romeo Castellucci’den Theodoros Terzopoulos’a ve Peter Brook’a uzanan bir hatta post-dramatik metin ve sahnelemeyi tartışıyor.

Demircioğlu, ilk sayıda post-dramatik arayışları odağa alma fikrinin nasıl doğduğu sorusuna da yanıt veriyor. Bu isimlere yönelmelerinin nedenini yalnızca önemli yönetmenler olmalarına bağlamıyor. Ona göre belirleyici olan, “derslerde karşılaştığımız kuramsal kavramların sahnedeki karşılıklarını somut olarak görebilmemize” olanak sağlamaları.

Post-dramatik tiyatro dersleri ve okumalar sırasında kavramları daha derinlemesine inceleme ihtiyacı duyduklarını anlatan Demircioğlu, kuramsal metinlerle yetinmeyip yönetmenlerin üretimlerini ve sahneleme anlayışlarını da araştırmaya yöneldiklerini söylüyor:

“Birçoğumuzun eserlerini izleme fırsatı bulması da bu süreci daha canlı ve somut hale getirdi. Böylece kitaplarda ve makalelerde okuduğumuz kavramların sahnede nasıl karşılık bulduğunu görme imkânı elde ettik.”

Derginin bu bölümünde çağdaş yönetmenlerin metinle kurdukları ilişkiyi, oyunculuk anlayışlarını, sahneleme tekniklerini ve tiyatro dilini nasıl dönüştürdüklerini ele alıyorlar. Amaçları yalnızca bu isimleri tanıtmak değil, onların üretimleri üzerinden günümüz tiyatrosunun hangi estetik ve düşünsel tartışmalar etrafında şekillendiğini göstermek.

Önümüzdeki sayılarda tiyatronun hangi alanlarına odaklanmayı planladıklarını da soruyorum. Demircioğlu, benzer çalışmaların süreceğini, ancak yalnızca kişiler üzerinden değil, belirli kavramlar ve tartışma alanları üzerinden de düşünmeye devam edeceklerini söylüyor:

“Tiyatronun güncel meselelerini, estetik arayışlarını ve değişen üretim biçimlerini hem dosya konularımızda hem de farklı bölümlerde ele alarak bu tartışmaları sürdürmeyi amaçlıyoruz.”

OKUL İLE SAHNE ARASINDA KÖPRÜ KURUYORLAR

Derginin son kısmındaki söyleşiler bölümünde sahneden farklı üretimlerle buluşuluyor. Önceliklerinin DTCF Tiyatro Bölümü’nden mezun olmuş ve üretimlerini nitelikli biçimde sürdüren sanatçılar ve ekipler olduğunu söyleyen Demircioğlu, bölümden yetişenlerin çalışmalarının öne çıkmasını, kayıt altına alınmasını ve daha geniş çevrelerle buluşmasını önemsediklerini ekliyor. Ancak ölçüt yalnızca mezuniyet değil:

“Bizim için asıl belirleyici olan, yapılan işin niteliği ve tiyatroya sunduğu katkı.”

Türkiye tiyatrosuna yeni bir perspektif kazandırdığını düşündükleri, farklı estetik arayışlar ortaya koyan ve “yalnızca bir oyun ya da etkinlik olmanın ötesinde bir eser olarak değerlendirilebilecek” üretimlere yönelmek istiyorlar:

“Söyleşilerimizi belirlerken ekibimizin doğrudan deneyimlediği, izlediği, üzerine tartıştığı ve üretimine güvendiği ekipler ön plana çıkıyor. Çünkü söyleşi yaptığımız kişi ya da topluluklarla sahici bir ilişki kurabilmek ve ortaya çıkan üretimi gerçekten anlayabilmek bizim için önemli.”

Seçimlerini görünürlük ya da popülerlik üzerinden değil, niteliğine inandıkları, üretim sürecini takip ettikleri ve tiyatro alanına özgün bir katkı sunduğunu düşündükleri çalışmalar üzerinden yapıyorlar. DTCF mezunları önemli bir başlangıç noktası, hedefleri ise Türkiye tiyatrosunda dikkat çekici, özgün ve üzerinde düşünmeye değer üretimleri ortaya koymak.

Henüz öğrenciyken oyuncularla, yönetmenlerle ve ekiplerle masaya oturmanın eğitimlerine ve mesleki bakışlarına katkısı var.

“Öğrenciyken bu tür üretimlerin içinde yer almak bizim için oldukça değerli. Çünkü derslerde karşılaştığımız kuramları, metinleri ve tiyatro yaklaşımlarını yalnızca teorik düzeyde bırakmıyor; onları sahada üreten, uygulayan ve dönüştüren kişilerle doğrudan konuşma fırsatı buluyoruz” diyor Demircioğlu.

Bu söyleşiler sayesinde okulda edindikleri bilgilerin pratikte nasıl karşılık bulduğunu görebiliyor, kendi düşüncelerini de yeniden gözden geçirebiliyorlar:

“Bu karşılaşmalar aynı zamanda, kendi sanatsal yolculuğumuzu anlamlandırmamıza da katkı sağlıyor. Mesleği aktif olarak sürdüren insanların deneyimlerini dinlemek, üretim süreçlerini öğrenmek ve onların tiyatroya bakışlarıyla karşılaşmak bizlere yeni perspektifler kazandırıyor. Bu nedenle söyleşileri yalnızca dergi içeriği üretmek olarak görmüyoruz. Bizim için bunlar, okulda öğrendiklerimizle tiyatro pratiği arasında köprü kuran, eğitimin doğal bir parçası olan önemli deneyimler.”

KAVUK GİBİ…

Öğrenci dergileri genellikle ilk sayının büyük heyecanıyla çıkıyor. Ancak dergiyi çıkaranlar mezun olduğunda bu yayınlar da sona erebiliyor. Demircioğlu’na göre, “Ortabahçe bir yayıncılık geleneğine nasıl dönüşecek” sorusunun yanıtını yayın kurulunun yapısı veriyor. Burada yeni mezunlar da var öğrenciler de:

“Bu nedenle Ortabahçe’yi yalnızca öğrencilik yıllarına ait bir girişim olarak değil, kuşaklar arasında devam eden bir ortak üretim alanı olarak görüyoruz. DTCF Tiyatro Bölümü’nün en güçlü yanlarından birinin mezunlarıyla kurduğu ilişki olacağına inanıyoruz. Mezuniyet, bu yapıyla bağların kopması anlamına gelmiyor. Aksine edinilen deneyimlerin yeni kuşaklara aktarılmasının başlangıcı oluyor.”

Birinci, ikinci ve üçüncü sınıfta okuyan arkadaşlarının da zamanla bu sorumluluğu devralmasını isteyen Demircioğlu sözlerine şöyle devam ediyor:

“Çünkü bir yayın geleneğinin sürdürülebilir olması, yalnızca bir sayı çıkarmakla değil, kolektif bir yapıyı kuşaktan kuşağa aktarabilmekle mümkün. Ortabahçe’yi de tam olarak böyle bir dayanışma ve süreklilik zemini üzerinde geleceğe taşımayı hedefliyoruz. Türk tiyatrosunun kültleşmiş kavuk geleneği gibi, Ortabahçe’yi elden ele geleceğe taşımak gayesiyle hareket ediyoruz. Elbette evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz. Çabalarımızın meyvelerini hep birlikte göreceğiz.”

Öğrencilik, sanatsal ve kültürel faaliyetlere en çok katılınan, en çok okunup yazılan, haliyle çok daha cesur olunan bir dönem. “Hayata atılmak” denen süreç başladığında ise bu alışkanlıklardan kopuluyor.

Hayatlarında okumayı, yazmayı ve tiyatro hakkında tartışmayı sürdürmenin yollarını düşünüyorlar, zaman zaman.

Demircioğlu’na göre tiyatro bu bakımdan özel bir alan:

“İçinde bulunduğunuz sürece sizi sürekli canlı tutar; okumaya, yazmaya, araştırmaya ve üretmeye teşvik eder. Bu nedenle mesleğin içerisinde kalmaya devam ettiğiniz sürece, mezuniyet sonrasında da kendinizi bütünüyle geri çekebilmeniz çok mümkün değildir.”

Yazarlığın, yönetmenliğin, oyunculuğun, dramaturjinin ya da kuramın insanı zaten sürekli yeni şeyler öğrenmeye ve düşünmeye zorladığını söyleyen Demircioğlu, sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Bir oyun yazdığınızda, yönettiğinizde süreç tamamlanmış olmuyor. Aksine, yeni sorular ortaya çıkıyor. Ulusal ve uluslararası örnekleri takip etmek, erişemediğiniz çalışmaları araştırmak, okumak ve üzerine düşünmek mesleğin doğal bir parçası haline geliyor.

Tiyatroda diri kalmak ile üretmeye devam etmek arasında doğrudan bir ilişki var.  Elbette bunun için konfor alanına teslim olmamak gerekir. Tiyatro tarihi boyunca yenilikçi ve dönüştürücü üretimler, sürekli arayış içinde olan insanlar tarafından ortaya konmuştur. Bizim için de önemli olan, öğrenme ve üretme sürecini mezuniyetle sınırlamamak; tiyatroyu yaşam boyu devam eden bir düşünme ve yaratma pratiği olarak görebilmektir. Bu yüzden okumayı, yazmayı ve tiyatro üzerine tartışmayı sürdürmenin en güçlü yolu yine üretmeye devam etmektir. Üretim sürdükçe merak da araştırma da gelişim de kendiliğinden devam edecektir.”

ÖĞRENCİ İNDİRİMİ ARTIK SEMBOLİK

Okumanın, tiyatro izleyip yazmanın da bir ekonomisi var. Bunun bir öğrenci için ne demek olduğunu iyi biliyor Ortabahçe ekibi.

Demircioğlu, tiyatro yapan herkesin ekonomik ve politik koşulların doğrudan etkilediği bir alanda üretim yaptığını kabul etmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenle tiyatro kurumlarının ve sanat yapılarının yalnızca oyun çıkarmaya değil, bu alanı nasıl zenginleştireceklerine, çeşitlendireceklerine ve sürdürülebilir hale getireceklerine de kafa yorması gerektiğini düşünüyor:

“Gerek akademinin gerek bağımsız tiyatroların farklı üretimleri takip etmesi, tartışması, kayıt altına alması ve görünür kılması önemli. Çünkü tiyatro yalnızca sahnede gerçekleşen bir sanat değil. Aynı zamanda yazıyla, eleştiriyle, araştırmayla ve düşünsel üretimle beslenen bir alan.”

Demircioğlu, sık duyulan “kolaycı açıklamalara” da itiraz ediyor:

“Bir oyun seyirciye ulaşamadığında ‘seyirci zaten gelmiyor’, tanınmış bir isim yer almadığında ‘seyirci bunu istemiyor’ ya da popüler kültürün beklentilerine hizmet etmeyen işler için ‘bunların karşılığı yok’ denebiliyor. Oysa bu meseleleri yalnızca seyirci tercihi üzerinden değil, ekonomik ve kültürel koşullar üzerinden de değerlendirmek gerekiyor. Çünkü seyircinin sanatla kurduğu ilişki de, tiyatro kurumlarının üretim biçimleri de bu koşullardan bağımsız değil.”

Çağrıları, büyük kurumlara ve yerleşik tiyatro yapılarına:

“Yalnızca kendi üretimlerini sürdürmekle yetinmeyip; yeni oluşumları, yayınları, tartışma platformlarını, bağımsız girişimleri ve kolektif üretim alanlarını desteklemeleri gerektiğine inanıyoruz. Tiyatronun gelişimi ancak bu tür dayanışma ve etkileşimlerle mümkün olabilir.”

Türkiye’de çok sayıda tiyatro bölümü ve tiyatro öğrencisi olduğunu, ancak nitelikli eğitim, üretim ve tartışma ortamlarının aynı ölçüde yaygın olmadığını hatırlatan Demircioğlu’na göre tiyatronun geleceğini belirleyecek olan şey yalnızca sahnelenen oyunlar değil; ortak üretim ve dayanışma kültürünün ne kadar güçlenebildiği…

“Öğrenci bileti” ve “öğrenci indirimi”nin eskiden fark yarattığını, bugün de bunu sürdürmeye çalışan tiyatroların olduğunu, bazı kurumların öğrencileri ücretsiz ağırladığını, bazılarının ise mümkün olduğunca düşük ücretlerle bilet sunduğunu söylüyor.

Ancak mesele artık yalnızca indirimle çözülebilecek gibi değil:

“Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik daralma ve yüksek enflasyon, öğrenci indiriminin gerçek etkisini büyük ölçüde aşındırdı. Bir zamanlar öğrenci bileti ile tam bilet arasında öğrencinin kararını değiştirebilecek ölçüde bir fark varken, bugün bu fark çoğu zaman sembolik bir seviyeye gerilemiş durumda. Kâğıt üzerinde indirim devam ediyor olsa da birçok öğrenci için tiyatroya gitmek hâlâ ciddi bir ekonomik tercih anlamına geliyor.

Asıl sorun da burada başlıyor. Tartışma çoğu zaman ‘öğrenci indirimi var mı, yok mu?’ noktasında yürütülüyor. Oysa mesele tiyatro biletinin fiyatından çok daha geniş. Barınma, ulaşım, beslenme ve eğitim giderlerinin sürekli arttığı bir ortamda, kültür-sanat harcamaları gençlerin bütçelerinde ilk vazgeçilen kalemlerden biri haline geldi. Dolayısıyla bugün birçok öğrenci için sorun, indirimli bilet bulmak değil; kültürel etkinliklere ayırabilecek bir bütçeye sahip olabilmek.

Seyircinin salona gelmemesi çoğu zaman ilgi eksikliğinden değil, ekonomik koşullardan kaynaklanıyor. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ortamda, kültür-sanat faaliyetleri doğal olarak ikinci plana itiliyor. Öğrenci indiriminin etkisini yitirmesi de tam olarak bu ekonomik gerçekliğin bir sonucu. Bu nedenle öğrenci biletlerini korumak elbette önemli; ancak asıl tartışılması gereken konu, gençlerin tiyatroya ve kültürel üretime erişiminin nasıl yeniden mümkün kılınacağıdır. Çünkü mesele birkaç yüz liralık bir indirimden çok, kültür-sanatın giderek daha fazla ekonomik imkâna bağlı hale gelmesinde.”

İLK SAYININ YANKISI

Sanat ve kültüre erişimin bu kadar zorlaştığı bir dönemde fiziksel bir yayın üretip öğrencilere ulaştırmak çok daha anlamlı hale geliyor. İlk sayı basılıp elden ele dolaşmaya başladığında, okuldaki yankısını soruyorum.

Demircioğlu hazırlık sürecinin beklediklerinden daha uzun sürdüğünü anlatıyor. Bu durum ekip içindeki kolektif çalışma kültürünü güçlendiriyor. Ama dergi yayımlandığında akademik dönem sona eriyor. Bu yüzden ilk etapta bütün öğrencilere ulaşamıyorlar.

Buna rağmen “Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Öğrencileri Dergisi” fikrinin kendisi bölümde olumlu karşılanıyor:

“Dergiden söz edildiğinde yüzünde tebessüm oluşan, merakla takip eden ve sürece dahil olmak isteyen birçok arkadaşımız oldu. Üstelik bu ilgi yalnızca tiyatro bölümündeki öğrencilerle sınırlı kalmadı; fakültenin farklı bölümlerinden öğrenciler de dergiyle ilgilendi, destek verdi ve katkı sunmak istedi. Bizi mutlu eden noktalardan biri de buydu. Çünkü Ortabahçe tamamen kolektif bir anlayışla ortaya çıktı ve bu kolektif ruhun karşılık bulduğunu görmek bizim için çok değerli. İlk sayıdan sonra derginin yeni dosya konularını soran, yazı göndermek isteyen, sonraki sayılar için hazırlık yapmaya başlayan birçok arkadaşımız var. Bu da derginin yalnızca okunmadığını, aynı zamanda sahiplenildiğini gösteriyor.”

Demircioğlu, ilk sayının beklediklerinden çok yankı uyandırdığını söylüyor. Ancak asıl önemli olanın bu heyecanın sürdürülebilmesi olduğunu ekliyor. Umutları, Ortabahçe’nin yalnızca birinci sayısıyla anılan bir girişim olarak kalmaması; onuncu, yirminci ve daha sonraki sayılarda da aynı heyecanla üretimin devam etmesi:

“Çünkü Ortabahçe’yi bir yayından çok daha fazlası olarak görüyoruz. Bu dergi, DTCF Tiyatro’nun hafızasını, üretim kültürünü ve kuşaklar arasındaki dayanışmasını taşıyan ortak bir alan. Bugün burada bulunan öğrencilerin, yarın mezun olduklarında da bu yapıya katkı sunmaya devam etmelerini; bizden sonra gelecek birinci sınıf öğrencilerinin ise onu yeniden sahiplenip dönüştürmelerini istiyoruz. Eğer bir gün Ortabahçe’nin sayfalarında yalnızca bizim değil, henüz tanımadığımız kuşakların da sesleri yankılanıyorsa, o zaman amacına ulaşmış olacak. Çağrımız da tam olarak buna: Üretmeye, tartışmaya, yazmaya ve bu ortak hafızayı birlikte büyütmeye devam etmek.”