‘Sadece adım Suriyeli, asıl oraya yabancıyım’

Murat Bay
Çatışma ve çevre gazetecisi, belgesel fotoğrafçısı ve görüntü yönetmeni olarak Türkiye, Irak, Suriye, Ukrayna ve çeşitli bölgelerde savaş, afet ve insani krizleri takip etti. Çalışmaları; çatışma,...

“Bizim burada oturumumuzu zorlaştıracaklar ve bu bizi dolaylı olarak dönmeye zorlayacak. Eğer biz Suriye’ye dönersek, bizim için gelecek nedir? Birçok mülteci, Suriye’deki evini kaybetti ve orada hiçbir şeyleri yok. Avrupa’da ya da diğer ülkelerde bir şekilde yerleştiler ve yeni hayatlar kurdular.”

Bu sözler,  Wissam Hattap Shahla’ya ait. Shahla, Suriye’nin başkenti Şam’da dünyaya gelmiş. Gazetecilik eğitimi devam ederken 2017’de İdlib’e kaçmak zorunda kalmış. Sonra da İstanbul’a gelerek İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş. İzmirli bir Türk olan eşinden iki çocukları var. Eşinin ailesinin ilk başlardaki önyargılarını tamamen aştıklarını söylüyor.

Suriye iç savaşı üzerine araştırmacı olarak da çalışan Wissam, çalışmaları nedeniyle neredeyse her ay Suriye’ye gittiğini anlatıyor. Yaptığı görüşmelerde, Türkiye ve Avrupa’daki Suriyelilerin taşıdığı en büyük korkunun, çıkarılacak kanunlarla toplu şekilde geri gönderilmek olduğunu kaydetmiş. Suriyelilerin, hayatlarını zorlaştıracak uygulamaların onları geri dönmeye zorlamak için bir yöntem olarak kullanılacağı kaygısını taşıdıklarını anlatıyor.

DEPREM SONRASI ANTAKYA’YI ANDIRIYOR

Wissam’ı İstanbul Kadıköy’deki bir kafede dinlerken, Mart 2025’teki Şam yolculuğumu anımsıyorum. Kalabalık sokaklar, gece yarısına kadar açık, ışıltılı dükkânlar, Emevi Camisi’nin görkemli avlusu, Hamidiye Çarşısı’nın enfes yemekleri ve tatlıları, son olarak da yabancı olduğumuzu anladıkları için bize gülümseyen, bayram alışverişindeki insanlar… Şam sokaklarındaki coşkulu hayat, savaşı bir an olsun unutturmuştu; ta ki ertesi gün şehrin kuzeydoğusunda, 2–3 km uzaklıktaki Jobar mahallesine gidene kadar.

Wissam Hattap Shahla: Şam’da neredeyse hiç boş ev yok. Eğer boş bir ev bulursanız bunun kirası da 400–500 dolar.

Bu bölgede savaştan önce yaklaşık 300 bin kişinin yaşadığı söyleniyor. Şimdi ise, deprem sonrası Antakya’yı andıran Jobar, beton grisinin ve toz bulutlarının içinde, tamamen yıkılmış hayalet bir kasaba gibi duruyor. Sokaklarda, mezarlığı ziyaret eden birkaç kişinin dışında neredeyse nefes alan hiçbir canlı yok.

Jobar elbette ki Suriye’nin yıkılan tek bölgesi değil. Azez’den sonra Şam’a kadar M5 otoyolu üzerinde gördüğümüz şehirler, kasabalar ve köylerin çoğu enkaz hâlinde ya da çatışmalardan ciddi biçimde etkilenmiş durumdaydı.

1 MİLYON 300 BİN KONUT YIKILDI YA DA AĞIR HASARLI

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2025 raporu, Suriye’de 1,3 milyon konutun ciddi hasar aldığını ya da yıkıldığını açıklıyor (bu sayı, 6 Şubat depreminde kullanılamaz hâle gelen toplam konut sayısının neredeyse iki katı). Bu nedenle savaştan az etkilenen bazı kent merkezlerinin nüfusu, kapasitesinin katbekat üzerine çıkmış durumda. Yani Şam sokaklarında gördüğümüz o görkemli kalabalıklar, aslında zorunlu bir iç göçün sonucu.

Suriye’de kırsaldan kente yoğun göçle birlikte barınma krizi baş göstermiş durumda. Kiralar da 500 dolar civarında.

KİRALAR İSTANBUL İLE AYNI

Wissam, barınmanın Suriye’de çok ciddi bir sorun olduğunu anlatıyor:

“Yıkılan yerlerdeki insanlar iç göçle büyük şehirlere geliyorlar. Bu da şehirdeki ev fiyatlarını, kiraları etkiliyor. Ayrıca şehir hayatını da pahalılaştırıyor. Orta ve alt sınıftan insanlar barınma ihtiyaçlarına erişemiyorlar. Şam’ı gördünüz, insanlarla dolu; hatta boşta hiç ev yok. Eğer boş bir ev bulursanız bunun kirası da 400–500 dolar. Bu, Türkiye’deki kiralarla neredeyse aynı. Burada iç savaştan yeni çıkmış bir ülke ile 100 yıldır stabil olan bir ülkeyi kıyaslıyoruz.”

İŞSİZLİK HER SOKAKTA

Şu anda Suriye’deki kent merkezleri, ağırlıklı olarak işportacılarla dolu. Kent meydanlarının ve sokakların açık pazar alanına dönüşmüş olması, aslında ülkedeki işsizliğin de bir göstergesi. Wissam, birçok ailenin yurt dışındaki yakınlarının gönderdiği paralarla geçimlerini sağladığını söylüyor:

“Suriye’deki siviller günlük kazanıyorlar ve iş bulabilmek için büyük şehirlere göç ediyorlar. Bazı insanlar biliyorum, gerçekten et almak için plan yapıyorlar. Aynı zamanda çocuk işçi fenomeni de var. Çocuklar birçok sektörde çalışıyorlar. Bunun ne anlama geldiğini bilirsin. Okula gitmesi gereken çocuklar işe gidiyorlar.”

YOKSULLUKTA EŞİTLİK

Abir Naeseh Bilgin, Lazkiye’de doğmuş ve üniversiteyi Şam’da okumuş. Savaş başladıktan bir yıl sonra da Antakya’ya yerleşmiş. Ankara Üniversitesi’nde gazetecilik üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra Antakya’ya geri dönmüş. Hâlâ ailesiyle birlikte Antakya’da yaşıyor. Uzun yıllardır Suriye iç savaşı üzerine makaleler yazan, ülkeyi iyi tanıyan birisi. Yeni Suriye’nin yıldönümünde sorularımı yanıtlıyor.

Abir Naeseh Bilgin: Suriye’de gerçek şuydu: Biz halk olarak yoksulluk konusunda eşittik.

“Esad’ın yakın çevresi çok zengindi; bunların arasında Alevi olanlar da vardı, olmayanlar da… Bunu iki taraf da bir propaganda malzemesi olarak kullandı. Ama gerçek şuydu: Biz halk olarak yoksulluk konusunda eşittik.”

Abir’in bu sözleriyle, Şam’ın Alevi yoğunluklu mahallesi Mezze 86’yı tekrar hatırlıyorum.

Mart 2025’te Alevilere yönelik başlayan bir dizi katliamın üzerinden neredeyse 10 ay geçmiş olmasına rağmen, Lazkiye bölgesi başta olmak üzere Suriye’de insanların hâlâ kendilerini tamamen savunmasız hissettiklerini söylüyor:

“Yönetim bir günde değiştiği için Esad destekçisi ve savaş suçlusu olanlar kaçamadı ve bunlar doğal olarak kendi köylerinde, sahil bölgesinin dağlarına saklandı. Mart başında emniyet güçlerine pusu kurdular ve her şey orada başladı. Tamamen mezhebe dayalı bir katliama şahit olduk. Benim akrabalarım farklı köylerde yaşıyorlar ve kesinlikle sadece Alevi oldukları için öldürüldüler. Ölenler arasında Esad muhalifleri de vardı ama öldürenler ‘Sen Esad kalıntısı mısın, silahın var mı?’ diye sormuyordu. ‘Alevi misin, Sünni misin?’ diye soruyorlardı.

Tabii korkunç bir hafta yaşadı herkes. Bir hafta boyunca insanlar toplu bir şekilde arazilere sığınmak zorunda kaldı. Geceleri soğuk ve karanlıkta, çocuklarıyla beraber her an öldürülebiliriz kaygısıyla yaşadılar. Ekmeksiz, susuz… ‘Alevilerin öldürülmesi görevdir’ gibi bir motivasyon, bir inanç vardı. Bunların içinde emniyet güçlerine bağlı gruplar da vardı. Az da olsa yeni yönetime duyulan güven tamamen sarsıldı.”

ALEVİLERE YÖNELİK SAVAŞ SUÇU

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), 11 Mart’ta yaptığı açıklamada, sahil bölgesinde tüm aile fertlerinin katledildiği vakalar bulunduğunu belirtti ve saldırılardan sorumlu olan herkesin adalet önüne çıkarılması çağrısı yaptı. Uluslararası Af Örgütü ise nisan ayında yaptığı açıklamada, “Alevi sivillere yönelik kıyı katliamları savaş suçu olarak araştırılmalı” önerisinde bulundu.

Abir, en son Lazkiye ziyaretini geçen ay yaptığını söylüyor. Gerginliğin biraz olsun azalsa da, özellikle kırsal bölgeler daha ıssız olduğu için insanların daha az hareket ettiklerini anlatıyor:

“Bazı durumlarda özellikle kadınların, öğrencilerin okullarına gitmekten çekindiklerini, işlerini bırakmak zorunda kaldıklarını biliyoruz. Herkes hâlâ çok korkuyor, gelecek kaygıları var. Kim onları koruyacak? Bölge ayrılacak mı? Federal bir sistem mi kurulacak? Bunlar oluşurken tekrar bir katliam olacak mı?”

1426 SİVİL KATLEDİLDİ

Suriye’de kurulan araştırma komitesi de, 22 Temmuz’da ön raporunu Şara hükümetine sunmuştu. Komite sözcüsü El-Ferhan, 33 bölgeyi ziyaret ettiklerini ve toplam 938 tanıklık topladıklarını belirtti. Soruşturma sonucunda, aralarında 90 kadının bulunduğu, çoğu Alevi olan toplam 1426 sivilin katledildiği tespit edildi. “Siviller, askeri çatışmalardan bağımsız olarak ve çatışmalar bittikten sonra öldürüldü” diyen El-Ferhan, “Sebepler ideolojik değil, intikam amaçlıydı” açıklamasında bulundu.

Ayrıca hükümet, saldırılarla bağlantılı olarak yargıya teslim edilen suçlu sayısını 298 olarak açıkladı.

Abir sözlerini sonlandırırken durumu şöyle özetliyor: “Ben yıllardır Türkiye’de yaşıyorum, akrabalarımın çoğu Lazkiye ve Şam’da yaşıyor. Kendi kendime ‘Suriye dönebileceğim bir yer mi?’ diye sorduğumda cevap direkt ‘hayır’ oluyor. Bu sebeplerin başında kesinlikle güvenlik olduğunu söyleyebilirim. Bu sadece benim için değil, burada tanıdığım tüm Suriyeliler için geçerli.”

‘AFRİN’DEKİ EVİMİZİ, ARABAMIZI ALDILAR’

Telefonla ulaştığım Dalia Hacı Ahmad, 22 yaşında Afrinli genç bir kadın. Halep’te diş hekimliği son sınıf öğrencisi. Afrin savaşında bütün ailesi kaçarak Halep’in Kürt mahallesi olan Şeyh Maksut’a yerleşmiş. “Afrin’deki evimizi aldılar, eşyalarımızı, arabamızı ve traktörümüzü çaldılar” diyor. Esad devrildikten sonra Afrin’deki evlerine dönebilmişler ama çalınan eşyalarından hâlâ umutları yok: “Afrin’e gidebiliyoruz ama hâlâ kendimizi güvende hissetmiyoruz, bu nedenle orada yaşamak istemiyorum.”

Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi (SOHR), Türkiye’nin gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Operasyonu’nda yaklaşık 300 bin kişinin yerinden edildiğini raporladı. Bu sayının ne kadarının Türkiye’ye geldiği ise net değil.

İstanbul’da görüştüğüm DEM Parti Mülteci Komisyonu Eş Başkanı Murat Mıhçı, operasyon sırasında Türkiye’ye gelen Afrinli Kürtlerin gittikleri yerlerde de kimliklerinden dolayı sıkıntılar yaşadıklarını söylüyor:

“Bu insanlar saldırıya uğradıkları ülkenin topraklarında varlık sürdürmek zorunda kaldılar. En çok Kürtler mağdur oldu. Şu anda baktığımızda evlerine, işyerlerine el konulmuş, ne olacağı belli olmayan, buradaki Suriyeli Kürtlerin zorlamalara rağmen gitmek istememelerinin sebebini anlamamız gerekiyor.”

HALEP’TE ENDİŞELİ BİR GENÇ: KARİM

Yaklaşık bir yıl önce Saadallah el-Câbirî Meydanı’nda tanıştığım Karim, o gün kalabalığın coşkusunu paylaşarak yeni döneme dair heyecanını anlatıyordu. Aradan geçen zaman ve yaşananlar sonrasında heyecanının yerini endişe aldığı anlaşılıyor. Zoom üzerinden bir araya geldiğimiz Karim, yeni Suriye’nin sorunlarıyla yüzleştiklerini anlatıyor.

Karim: İnsan kaçırma ve hırsızlık vakaları çok arttı.

Doğduğundan beri Halep’te yaşadığını söyleyen Karim, şöyle devam ediyor: “Rejimin devrilmesinden sonra Suriye’deki durum çok güzeldi. Ama 14 yıllık savaşın ve 60 yıl süren baskıcı, diktatör bir rejimin ardından devlet inşa etme aşaması hiç kolay değil ve bir anda olacak bir şey de değil. Ne yazık ki teorik olarak bunu biliyorduk ama tamamen görmezden geliyorduk.”

Suriye’deki en öncelikli meselenin güvenlik olduğunu söylüyor.

DEVLET KADROLARI DENEYİMSİZ VE YETERSİZ

Ahmet eş Şara yönetimindeki yeni Suriye hükümeti birinci yılını geride bıraktı. Bir yandan uluslararası görüşmelerle ülkesinin yeniden inşası için kaynak yaratmaya çalışırken, diğer yandan da Esad’a karşı verilen savaşta dolaylı ya da direkt müttefikleri olan IŞİD ve ÖSO’nun yarattığı güvenlik sorunuyla yüzleşiyor. 2024 Kasım başında HTŞ güçlerinin Halep’i aldıktan sonra yağma yapan Suriye Milli Ordusu (SMO) mensuplarını tutuklaması ve geçen haziran ayında Şam’da bulunan Mar Elias Kilisesi’ne IŞİD hücrelerinin yaptığı saldırı sonrasında IŞİD’e karşı yapılan operasyonlar, bunun en somut örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.

Mart ayında, eski Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un heyetiyle birlikte Eş Şara’nın kaldığı Cumhurbaşkanlığı Sarayı Kasr eş-Şaab’a girdiğimizde, ilk kapıda karşılaştığımız manzara dikkat çekiciydi. Kapıda bekleyen, 20’li yaşlarda, kot pantolonlu ve silahlı gençlerin yanı sıra bizi karşılayan görevlilerin Arapça dışında herhangi bir dil bilmemesi ‘nitelikli personel’ konusunda soru işaretleri yarattı.

Ertesi gün devriyesine katıldığım güvenlik güçlerinin de belirgin şekilde eğitimsiz olduğu görülebiliyordu. Görüştüğümüz Mahmoud B., yeni Suriye’de devlet kadrolarının liyakete göre değil, güven esasına göre belirlendiğini ifade ediyor. Zaten Eş Şara’nın ülkeyi “İdlib kadrolarıyla” yönetmeye çalıştığı yönündeki değerlendirmeler de Suriye sokaklarında sıkça dile getiriliyor.

YENİ SURİYE’DE YÜKSELEN SUÇ: İNSAN KAÇIRMA

Bunun yanında Karim, insan kaçırma ve hırsızlık vakalarında da ciddi artış olduğunu söylüyor:

“Nasıl olduğunu bilmiyoruz, sadece birinin aniden kaybolduğunu görüyoruz. Neden olduğunu bilmiyoruz; bazen geri geliyor, bazen gelmiyor. Tanıdığımız belli bir profil yok, sadece ortadan kayboluyorlar. Hırsızlık vakaları da çok arttı, birçok eve giriyorlar. Böyle bir ülkede gece–gündüz güvenlikten bahsedebilmek için çok sayıda eğitimli güvenlik kurumu ve polis gücüne ihtiyaç var ve bunların yeniden yetiştirilmesi zaman alıyor. En büyük sorunlardan biri de yeterli sayıda polis olmaması.”

2024 yılında SOHR, Suriye genelinde 3 bin 121 keyfi tutuklama ve 442 kaçırılma vakası kaydetti. Bunların arasında 56 kadın ve 26 çocuk da vardı. Öte yandan uluslararası izleme kuruluşu Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights (OHCHR), 2025’in başından itibaren en az 97 yeni kaçırılma veya zorla kaybolma vakasının belgelenmiş olduğunu; ancak gerçekte sayıların çok daha yüksek olabileceğini vurguluyor.

GÖRÜNMEYEN CEPHE: KARA MAYINLARI

Savaş sonrası gerçekleşen can kayıplarının bir sebebi de kara mayınları. Karim, mayınların günlük yaşamı zorlaştırdığını kendi tanıklığıyla anlatıyor:

“Örneğin evimin yanında iyileştirmeye ve geliştirmeye çalıştıkları bir alan var. Orada bir mayın patladı. Bu yüzden o alanda çalışan işçiler işi durdurdu. Oraya ağaç dikeceklerdi, çevre düzenlemesi yapacaklardı, hepsi durdu.”

Savaştan önce İngilizce öğretmeni olan Ammar Al Salmo, savaş döneminde Beyaz Baretlilere gönüllü olarak katılıyor. Mart ayında Halep’teki WH’in deposunda buluştuğumuz Ammar, kara mayınlarının Suriye’nin öncelikli sorunlarından biri olduğunu söylüyordu:

“Rusya ve rejim güçlerinin yerleştirdiği milyonlarca mayın var. İnsanlar her gün kara mayınları nedeniyle ölüyorlar. Bu konu hakkında sahada çalışan 6 ekibimiz var. Suriye bu anlamda da hâlâ stabil değil.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW), 8 Nisan’da yaptığı açıklamada Aralık 2024’ten bu yana Suriye genelinde mayınlar ve savaş kalıntılarından kaynaklanan patlayıcılar nedeniyle, aralarında çocukların da bulunduğu 600’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini veya yaralandığını belirtiyor. Bu sayıların bugün daha fazla olduğu da öngörülebilir bir durum.

ZORLA GÖNDERİLEN “GÖNÜLLÜLER”

Peki Türkiye’deki Suriyeliler için durum ne? İki hafta önce İstanbul’daki göç idaresine gittiğimde, bina önünde ya da içeride sırada bekleyen Suriyeli bulamayınca, bu durumu bina önünde göçmenlere dosya satan işportacıya soruyorum. “İlk günlerde bir kalabalık olmuştu ama artık neredeyse hiç Suriyeli görmüyorum” yanıtını veriyor.

Göç İdaresi, son bir yıl içinde ‘gönüllü’ geri dönen Suriyelilerin sayısını 509 bin 387 olarak açıkladı. İçişleri Bakanlığı ise 8 Aralık’ta yaptığı açıklamada, dönen Suriyeli sayısını 550 bin olarak duyurdu. Bu sayılara Avrupa’dan dönenleri de eklediğimizde, 1–2 milyon arasında insanın geri döndüğünü söyleyebiliriz.

Wissam, bu rakamların doğruluğuna inandığını söylüyor ve ekliyor: “Ama tamamının gerçekten gönüllü bir şekilde döndüklerine inanamıyorum. Bence bu rakamların içinde zorla gönderilenlerin de var.”

BM verilerine göre dönenlerin önemli bir kısmı, altyapısı ağır hasarlı bölgelere dönüyor ve bu durum hâlen çok yüksek insani risk oluşturuyor.

ONLAR ARTIK TÜRKİYELİ

Türkiye’deki Suriyeliler, çocuklarının geleceği konusundaki belirsizliklerin en büyük kaygıları olduğunu söylüyorlar. Savaşın başlarında Türkiye’ye gelen ya da Türkiye’de dünyaya gelen ‘göçmen çocuklar’ için geri gönderilmek, zorla yerinden edilmek anlamına da geliyor.

Mahmoud C. 58 yaşında. Yaklaşık 13 yıl önce Şam’dan ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelmiş. AB ve Arap ülkeleri arasında ticaret yapan bir Türk firmasında satış ekibi yöneticisi olarak çalışıyor. Karşılaştığı sorunları mizahi bir üslupla anlatıyor. Yaşadığı şehri izin belgesi olmadan terk edemediği için “Edirne tam açık cezaevinde yaşıyoruz” diyor. Konu çocuklarına geldiğinde ise ses tonu ciddileşiyor ve mizah yerini kaygıya bırakıyor. “Savaşın başında bizler Türkiye’ye gelirken ne hissettiysek, çocuklarımız da Suriye’ye dönerken aynı şeyleri hissedecektir” diye ekliyor.

Üniversite eğitimi alan iki çocuğunun da eğitimi yarıda bırakıp Suriye’ye gönderilmesinin, çocukları için bir felaket olacağını ifade ediyor:

“Şimdi de Suriyeli ailelere çocuklarıyla birlikte geri dönmelerini söylüyorlar ki bu çocuklar Türk eğitim sistemine göre büyüdüler, 12 yıl boyunca. Bu çocuklar zaten burada büyüdüler, bu onlara ‘yabancı bir ülkeye gidin’ demektir. Yani onlar Türkiye’yi kendi ülkeleri olarak görüyorlar, Suriye’yi değil. Bir baba olarak Suriye’ye geri dönmek demek, çocuklarımın geleceğini yok etmek demek benim için. En küçük çocuğum Arapça okuyamıyor, konuşamıyor. Suriye’deki Arapça eğitim sistemi hakkında hiçbir fikri yok. Çocuklarım böyle bir zorlama yaşarlarsa intihar ederler.”

Suriyeli ailelerin taşıdığı kaygılar elbette ki sebepsiz değil. Savaş süresince ilk, orta ve yükseköğretim kurumları hem fiziksel hem de nitelik olarak ciddi kayıplar yaşadılar.

Akademisyenler öldürüldü, hedef alındı, hapsedildi veya göç etti; üniversite binaları, araştırma merkezleri ve hastaneler zarar gördü. UNICEF’in güncel açıklamaları, 7 binden fazla okulun kullanıma uygun olmadığını belgeliyor. Üniversitelerin koşulları hakkında henüz net bir veri olmamasına rağmen, bilançonun farklı olmadığı öngörülebilir.

Mahmoud, geçici koruma statüsünün ilk günden beri Suriyelilerin haklarını ellerinden aldığını söylüyor: “Yetkililer aslında bizi göndermek istedikleri koşulları çok iyi biliyorlar ama bilmiyorlarmış gibi davranıyorlar. Çocuklarım, üniversite okuduğu şehirde, her ay göç idaresine gidip sokağa çıkabilmek için iznini yenilemek zorunda. Bu izni alamadığı anda zaten deport edilecekler.”

ESENYURT’TA GÜNDEM, GERİ GÖNDERİLME

İstanbul’daki Suriyeli gençlerin en yoğun yaşadığı Esenyurt ilçesi, popülist söylemlerin sürekli olarak hedef gösterdiği göçmenler için yan yana yaşayabildikleri görece güvenli bir alan. TÜİK verilerine göre 998 bin nüfuslu Esenyurt, Türkiye’nin en kalabalık ilçesi. Göç İdaresi Başkanlığı, 5 Eylül 2022 tarihli açıklamasında, Esenyurt’ta yasal kalış hakkı olan yabancı sayısının 133 bin 358 olduğunu aktarıyor. İlçe merkezine geldiğinizde, bu sayının daha fazla olduğu hissine kapılıyorsunuz. 90’lı yıllarda metropollere sürülen Kürtlerin de yaşadığı bu ilçeyi, Türkiye’nin ‘ötekilerinin’ yaşadığı, çok kültürlü bir ilçe olarak da tarif edebiliriz. Yeni Suriye’nin birinci yılını geride bırakırken, Esenyurt’taki herkesin gündeminde Suriyelilerin geri gönderilmesi var.

İlçe merkezinde bulunan Esenyurt’un beton meydanı, zeytin ağaçları altında oturan yaşlılar, seyyar satıcılar, siyasi partilerin tanıtım araçları, kafelerde çay içen gençlerle birlikte çok kültürlü bir göçmen havzası gibi. Elbette ki Atatürk heykeli altında bariyerlerle çevrili alanda da devleti temsilen polis araçları, gözaltı araçları ve TOMA’lar bekliyor. Bu güvenlik noktası, aynı zamanda oturma izinlerini yenileyememiş Suriyelilerin kimlik kontrollerinde yakalanıp zorla geri gönderme merkezlerine götürüldüğü bir toplama merkezi gibi de işliyor.

Esenyurt’ta yaşayan çocuklara artık Suriye yabancı.

Merkez Camii’nden Şam Sokağı’na (bölge halkının verdiği isim) doğru indiğimizde, sağ tarafta Suriyelilerin işlettiği dükkânları görüyoruz. Geçtiğimiz yıllara nazaran daha az Suriye tabelası olması dikkatimi çekiyor. Yine de bu sokak, ticaretin dilinin Arapça olduğu küçük bir Suriye çarşısı gibi. Kamerayı görenlerin benden birkaç adım uzaklaştığını anlaşılabilir bir tepki. Çünkü bu konuda acı deneyimleri var. Suriyeliler için bir şekilde görünür olmak, sınır dışı edilmek anlamına da gelebiliyor. Kamerayı indirdiğimde ise tebessümler geri geliyor yüzlerine. Bir grup genç, çekingen olsalar da, gençliğin verdiği cesaretle konuşmak istiyorlar. “Ben 11 yıldır buradayım. Hem okudum hem de çalışıyorum. Hayat iyi gidiyor. Burada yaşarsak iyi olur ama bizi göndermek istiyorlarsa da gideriz.”

Emir henüz 18 yaşında, Suriyelilere karşı yürütülen onur kırıcı kampanyanın farkında. Henüz 7 yaşındayken ailesiyle birlikte Halep’ten kaçarak gelmiş. Çocukluğunun burada geçtiğini söylerken, arkadaşı araya girip “Ben geldiğimde süt içiyordum” diyor.

“İlk geldiğimizde bizi, Suriyelileri ayrı sınıflara koydular. İlk önceleri bizlerle çok kavga ediyordu Türk çocuklar; onlar ayrıydı, biz de ayrıydık. Sonraları anlaştık ve arkadaşlıklar kurduk.”

Halep’te yaşayan dayısının evine aldığı interneti, çok büyük bir mesele gibi anlatmasına şaşırdığını söylüyor. “Şimdi biz buraya alıştık; elektrik var, su var, internet var.”

“SADECE ADIM SURİYELİ”

Abdullah da 18 yaşında. Suriye’deki evleri savaşta yıkılmış ve o daha üç yaşındayken ailesiyle birlikte Halep’ten gelmişler. Emir’le aynı sınıfta okumuşlar. Babası hastalanınca okulu bırakmak zorunda kalmış. Şimdi o da ailesini geçindirmek için çalışıyor.

“Bize ‘Sen Suriyelisin, ülkene git’ diyorlar, ‘Bize ihanet ettiniz’ diyorlar. Biz bakıyoruz bunlara ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Ne zaman gönderirlerse, sevmiyorlarsa gidebiliriz. Ama göndermezlerse de burada kalırız. Bu hayatta benim ülkem İstanbul, Suriye’yi hiç bilmiyorum. Sadece adımın Suriyeli olduğunu biliyorum ama Suriye’de ne olduğunu bilmiyorum. Ben Suriye’ye gidersem asıl oraya yabancı olurum çünkü orada yaşamadım, hiçbir şey görmedim. Biz İstanbul’da büyüdük, başka hiçbir yer bilmiyoruz.”

Gençlerle Halep tatlıları yiyip selfie çektikten sonra vedalaşıyoruz. Bir sokak ileride, sokak manavındaki zeytinler ilgimi çekiyor. Kameramı zeytinlerden manav sahibine çevirdiğimde ise eliyle ‘dur’ işareti yapıp içeriye giriyor. Bunun ne anlama geldiğini bildiğimi düşündüğüm anda yanıldığımı fark ediyorum. Samir Abu Samra, üzerine giydiği yeni kabanıyla çıkarak “Hazırım” diyor. Bir anda ben, Samir ve müşteriler gülüşüyoruz. Taze sebze ve meyvelerin arasından gülümseyerek “Şimdi sor” diyor.

Abu Samra (40), dokuz sene önce Lazkiye’den gelmiş. Yedi yıldır bu manavı işletiyor. Suriye’deki işsizlik onun da gündeminde. “Yaşam Türkiye’de daha güzel. Suriye’de hayat güzelleşirse giderim ama değilse gitmem, burada kalırım.”

ETİKETLER