Hatay’da 6 Şubat 2023 sabahı sadece binalar değil, o güne kadar “normal” kabul edilen ne varsa yerle bir oldu. Neslihan Yıldırım o gün hamileydi. Ankara’da doğum yaptıktan sonra, henüz kırkı çıkmamış bebeği ve beş yaşındaki kızıyla Hatay’a döndüğünde kendini adeta bir “savaş simülasyonunun” ortasında buldu. İlk aylarını eşi, iki çocuğu, annesi ve babasıyla birlikte önce naylon seralarda, ardından kamıştan örülmüş derme çatma bir çadırda geçirdi.
Neslihan Yıldırım, sadece üç ay önce evine geçebildi. Onun için ‘ev’ artık dört duvardan fazlasını ifade ediyor. Bu yeni eşik, üç yıl süren bir sürgünün sona ermesi; kendi tarifiyle “unuttuğu insan olma hali”ni yeniden hatırlamak demek. Şimdi mutfağında bulaşık yıkarken ya da çocuklarını temiz bir çarşafa yatırırken tek bir duygu göğsünü kabartıyor: Güven.
“BULAŞIK YIKAMANIN LÜKS OLDUĞUNU ÖĞRENDİK”
Üç yıl boyunca yol kenarındaki 21 metrekare konteynerde yaşadıklarını anlatırken, en çok “temizlik” ve “mahremiyet” kelimelerine vurgu yapıyor:
“Yıkılan evimizin enkazında, duvarları çatlak bir köşede çocukları yıkıyordum. Kendimi yıkamıyordum bile, sadece onları… Şimdi temiz bir tuvalete girmenin, mutfakta bulaşık yıkamanın aslında ne büyük bir lüks olduğunu fark ediyorum. İnsan bunları kaybedince, yaşadığını da unutuyormuş.”
Pek çok kişi konteyner kentlerin yolunu tutarken, Yıldırım ailesi tarım yaptıkları bahçenin yanında kalmayı seçti. Bu kararın bir yanı yardıma muhtaç kalmamak, üretime devam etmek anlamına gelse de diğer yanı doğdukları topraktan ayrı kalmamak demekti. Zaten anne ve babası toprakla uğraşmadan yaşayamazdı. Toprakla uğraşmak, üretim yapmak hayata devam etmekle ilgiliydi.
BİRİKİMİMİZ OLMASA HÂLÂ KONTEYNERDAYDIK
Eşinin bu süreçte çalışmak için Irak’a gittiğini söyleyen Neslihan, hem çocuklarına baktı hem çiftçilik yaptı hem de “yerinde dönüşüm” adı verilen o zorlu inşaat sürecini omuzladı.
Devletin verdiği toplam 1,5 milyon liralık hibe ve kredi desteği, yükselen inşaat maliyetleri karşısında devede kulak kaldı. Bugün içine girdiği evin maliyeti 4,5 milyon lirayı bulmuş durumda. Neslihan, “Eşimin yurt dışındaki emeği ve ailemin yıllarca biriktirdikleri olmasaydı, biz hâlâ o konteynerde yağmurun dinmesini bekliyor olurduk” diyor.
Şimdi evinde, çocuklarının güvende olduğunu bilerek yemek pişirirken kendine hep aynı soruyu soruyor: “Biz o süreçte nasıl hayatta kaldık?” Neslihan Yıldırım’ın hikayesi, sadece bir barınma hikayesi değil; tozun içinde temiz yemek çıkarmaya çalışmanın, fırtınada uçmasın diye konteynerin köşesine sığınmanın ve 21. yüzyılda “insanca yaşamanın” ne kadar zor olabileceğinin çarpıcı bir kanıtı. O şimdi üç ay önce geçtiği evinde, en çok yağmurun sesinden korkmadan uyuyabilmenin huzurunu yaşıyor…

KONTEYNERDEKİ TESELLİ KAYNAĞI BELLA
Hatay’da her hanede acı bir hikâye var. Depremlerde kız kardeşini, yeğenlerini ve eşini kaybeden Emine Kutsal için hayat, bugün 10 bin liranın altındaki yetim aylığı ve Bella ile kurduğu küçük dünyadan ibaret.
Emine Kutsal, o geceyi anlatırken eşinin fedakarlığını gururla karışık bir hüzünle yâd ediyor. Sarsıntı durduğunda 4. kattan, yıkılan merdivenlerin arasından sağ çıkmayı başarmışlar. Ancak eşi, binada mahsur kalan başkalarını kurtarmak için geri döndüğünde üzerine düşen bir duvar, sonun başlangıcı olmuş. Şeker hastası olan eşinin bacağındaki yara, İzmir’e tahliye edildikleri hastanede enfeksiyonla birleşmiş. Tam taburcu olmayı beklerken gelen ani bir kalp krizi, Emine Kutsal’ı bu dünyada bir başına bırakmış.
İki apartman arasına sıkışan evlerinden tek bir iğne dahi çıkaramamışlar. “Belki inanmayacaksın ama” diyerek anlatıyor o günleri: “Giyeceklerimizi bir akşam çöpün yanında buldum, oradan topladım. Hiçbir şeyimiz yoktu.”
Şimdilerde konteyner kentte komşuluk bağlarıyla teselli bulmaya çalışsa da arada bir yeğeninin hasar almamış evine gittiğinde hissettiği duyguyu tek bir cümleyle özetliyor: “Eve gittiğim zaman sanki bir saray görmüş gibi oluyorum.”
Emine Kutsal’ın en büyük dayanağı, oğlunun “teselli olsun” diye verdiği köpeği Bella. Konteynerin dar alanında bir hayvanla yaşamanın zorluklarına rağmen, Bella onun dert ortağı olmuş. Kaybettiği yakınlarının, ayrı düştüğü oğullarının ve eski hayatının boşluğunu Bella ile doldurmaya çalışıyor. En büyük endişesi ise haziran ayında konteynerlerin boşaltılacağına dair duyumlar. Rahmetli babasından kalan 10 bin liranın altındaki maaşla Hatay’ın bugünkü kira piyasasında bir eve çıkmasının imkânsız olduğunu söylüyor.
EVE GEÇİNCE İLK ALACAĞI ŞEY: ANKASTRE FIRIN

Hatay’ın Defne ilçesinde, İlk Umut Konteyner Kent’teki metal kutunun kapısı açıldığında, içeride sadece beş kişilik bir aile değil; koca bir geçmişin sığdırılma çabası görülüyor. Sevinç Cemali için hayat artık ikiye ayrılıyor: 200 metrekarelik bahçeli evindeki “geniş zamanlar” ve mutfakla tuvalet arasında sadece bir perdenin olduğu “dar zamanlar”.
Sevinç Cemali, depremden sonraki ilk 6,5 ayı kendi bahçelerine kurdukları çadırda geçirdi. Akreplerle, yılanlarla, hatta domuzlarla burun buruna geçen o korku dolu günlerden sonra konteyner kente ilk yerleşen aile olduklarında, burası onlara bir “nimet” gibi geldi. Zaman geçtikçe, 21 metrekarenin aslında bir ‘hapis’ hayatı olduğunu anladılar.
“Mutfakla banyo arasında sadece bir perde var” diyor Sevinç. “Tuvalete biri girdiğinde yemek bile yapamıyorduk. Üç çocuk ayakta dursa oda zaten doluyor. Buraya yerleşmek, imkansızı başarmak gibi.”
Konteyner yaşamı kadınlar için her an mücadele demek. Çamaşır makinesi sırası beklemek, yağmurda kurutamadığı giysileri elektrikli sobanın önünde kurutmaya çalışmak…
“Erkek dışarı çıkıp gidiyor” diyor Sevinç Cemali, “Ama kadın bu daracık alanı çekip çevirmek zorunda. Yağmur yağdığında ‘Allah’ım ne olur güneş çıksın’ diye yalvarıyoruz ki çocuklar dışarı çıksın, biz de içeride iki adım atabilelim.”
Sevinç Cemali’nin en büyük sancısı ise çocuklarının eğitimi. Oğlu Liselere Geçiş Sınavı’na hazırlanıyor. Hem bursluluk sınavını kazanmış hem de hedefleri büyük bir çocuk. Ancak konteyner kentteki kütüphane, bazı çocukların verdiği tahribat nedeniyle kullanılamaz hale gelince ders çalışacak yer de kalmamış.
Beş kişilik aile oldukları için ikinci bir konteyner talepleri “Altı kişi olsaydınız verirdik” denilerek reddedilmiş. Sevinç, oğlunun geleceği için bütçelerini sonuna kadar zorladıklarını anlatıyor.
“Eşim fabrikada işçi. Oğlumun bursu ve eşimin maaşının büyük kısmı dershaneye gidiyor. Aylık 12 bin lira ödüyoruz. Geçinmek imkânsız ama o çocuk okumak zorunda.”
Sevinç Cemali, TOKİ kurasında Güney Söğüt mahallesinden kendilerine bir ev çıktığını, 6 Eylül’den bu yana e-Devlet’te eşinin adına bir ev göründüğünü, fakat dokuz kez evi görmek için gittiklerinde “şantiye alanı, yasak” denilerek güvenlik tarafından kapıdan çevrildiklerini anlattı. Haziran ayında konteynerlerin boşaltılacağı söyleniyor ancak evlerin teslimi temmuz-ağustosu bulacak gibi görünüyor. “Haziran’da çıkmazsak ne yapacağız?” sorusuna yanıtı net: “Direneceğim. Çıkmayacağım. Çünkü gidecek başka hiçbir yerimiz yok.”
Tüm bu yokluğun ve sıkışmışlığın içinde Cemali’in zihninde parlayan rengarenk bir hayal var. Depremden önce poğaça, kek satarak eşine destek olan Sevinç, yeni evine geçtiğinde ilk yapacağı şeyi biliyor:
“Ankastre fırın alacağım. Şöyle tezgahımda açmalarımı, böreklerimi rahat rahat yapacağım. Onları yaparken kendimi prensesler gibi hissedeceğim. Evleri yıkılmayanlara bakıp ‘ne kadar şanslılar’ diyorum bazen. Ama o fırın gelince, ben de yeniden üretmeye başlayacağım.” O gün gelene kadar, şimdilik mini fırınını yağmurdan korumaya çalışarak çocuklarına bir şeyler pişirmeye çalışıyor.
KONTEYNERİ SANAT ATÖLYESİNE ÇEVİRDİ
Antakya’nın Sümerler Mahallesi’nde çöken binanın enkazından sağ çıkan ama belindeki ağır hasarla hayata yeniden tutunmaya çalışan bir kadın Edibe Bellur. Devlet eliyle götürüldüğü Trabzon’da altı ay süren zorlu bir tedavi görmüş. 2023 Ağustos’unda Hatay’a geri döndüğünde ise elinde ne evi kalmış ne de eski düzeni. Ancak 21 metrekarelik konteynerine sadece bedenini değil, 2012’den beri ruhuna işleyen sanatı ve direnci de taşımış.

Edibe Bellur, İlkumut Konteyner Kent’teki yaşam alanını bir sanat atölyesine çevirmiş. Konteynerin önündeki kamışları toplayıp onları uzun makaralar halinde dizerek kendine özgü perdeler tasarlamış. Bu tasarım sadece güneşten korunmak için değil, konteynerin o metalik soğukluğunu kırmak için bir dokunuş: “Hayatımı güzelleştirmek, konteynerime renk katmak istedim. Sanatkâr ruhluysanız, hayatı güzelleştirmekten yana oluyorsunuz. Buraya gelir gelmez kadınları topladım, kurslar düzenledim. İğne oyasından kuaförlüğe kadar bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.”
Şimdilerde en büyük hayali, bir hayırseverin bağışladığı 4mX4m’lik küçük konteynerini Samankaya’daki bahçesine kurup tam teşekküllü bir el sanatları atölyesine dönüştürmek. Tek eksiği ise avlusuna dökecek bir kamyon mıcır. Taşı bulduğunda, buğday saplarıyla yaptığı yöresel sanatını daha geniş bir alanda icra edebilecek.
Haziranda konteynerlerin boşaltılacağı söylentisi Edibe Bellur’u da düşündürüyor. 11 bin liralık aylık geliriyle Hatay’da hayatta kalması imkânsız: “Depremden önce de durumum aynıydı; tüm maaşım kiraya gidiyordu, komşular yemek getiriyordu. Şimdi de tek başıma hayata tutunmaya çalışıyorum. Bir eve geçmek mükemmel olurdu ama bu maaşla nasıl olacak, bilmiyorum.”
EV, DÖRT DUVARDAN ÇOK DAHA FAZLASI
Deprem sonrası Hatay’da ev; sadece dört duvar anlamına gelmiyor, burada ev, yeniden bir hayat demek. Defneli Naime Dede bir yıl çadırda, ardından iki yıl küflü bir konteynerde yaşadı. İki ay önce evine geçebildi. Ev; sağlam zemin, güvenli uyku demek: “En çok da oğlumun evde özgürce koşturması, oyun oynaması için alanı olmasına mutluyum; ona artık “dur” demek zorunda kalmadığım için mutluyum. Eve geçmenin huzurunu size nasıl tarif edebilirim gerçekten bilmiyorum.”
Evin içinde mutluluk var ancak evden çıkıp işinin başına, yani küçük konteyner dükkanına geçtiğinde kentin sert gerçekliğiyle yüzleşiyor. Naile bir kuaför. Depremin en karanlık günlerinde, çadırların arasında kadınların saçlarını tararken tutunduğu o makası hiç bırakmadı: “Mesleğimi çok seviyorum. Deprem sonrası önce çadırımın bir köşesinde işimi yapmaya devam ettim. Bazen evlere çağıranlar oluyor, evlere de gidiyorum. Bir süre sonra konteynerde bir kuaför açtım. Deprem sonrası benim için meslekten öte hayata tutunma oldu. Çalışırken daha az düşünüyorsunuz. Kuaföre gelen kadınların sorunlarını, dertlerini dinlerken teselli oluyorsunuz. Deprem sonrası kuaförler kadınların bir araya gelerek, sohbet ettiği alanlar da oldu.”

Dünyanın en büyük şantiyelerinden biri Hatay’da ne altyapı ne üstyapı var. Çamur içindeki yollar, sürekli kesilen elektrik ve su, kadınların hayatını çok zorlaştırıyor. Naime mahcup bir gülümsemeyle “Psikolojik olarak hala düzelmiş değiliz” diyor; “Yine de şükür, ayaktayız…”
