İşçi de oldu, köylü de çiftçi de. Bazen doktor, bazen mühendis olarak karşımıza çıktı. Gün geldi devrimci oldu, gün geldi itirafçı. Bazen kaçakçı, bazen isyan edip dağa çıkan eşkıya oldu, bazen de savcı, avukat bazen de polis, asker. Üç kuruşa talim eden bir fotoğrafçı olarak da karşımıza çıktı, kamyon ya da TIR şoförü olarak da. Kaç defa kabadayı oldu hem de yeraltı dünyasının önemli adamlarından biri olarak. Bazen kader mahkûmu, bazen siyasi mahkûm olup onlarca kez hapse düştü. Çoğu zaman kırık aşk hikâyelerinin hüzünlü erkeği oldu, bazen de 12 Eylül’ün iğdiş ettiği kırılmış bir erkek. Defalarca öldü filmlerinde ama hep huzurluydu beyazperdeden bize attığı o son bakışı!
Sinemamızda toplumun bu kadar farklı katmanına aynı inandırıcılıkla nüfuz eden kaç oyuncu var ki? Filmlerinde canlandırdığı karakterlere sıklıkla “Bu düzen böyle kurulmuş, bunu sen mi değiştireceksin?” diye soruluyordu. O da hep bu düzeni değiştirmek için mücadele etti. Düzenle derdi vardı. Ki bunu da yeri geldiğinde açık açık anlatıyordu söyleşilerinde: “İnsanları eğitimsiz bırakıp, tüketim toplumu haline getirip, kişiliksiz bir yığın haline getirdiğiniz zaman istediğiniz düzeni kurmak kolaylaşıyor.” Ama bu memleketin insanına büyük bir sevgisi ve saygısı vardı. Filmlerinde de bozuk düzende haksızlığa uğrayan insanların derdini, özlemini, sevdasını, mücadelesini anlatmaya çalıştı. Onun için hep emekten yana tavır aldı ve hep adalet arayışına girdi…
YOKSULLUK, ÖLÜM VE YALNIZLIK
Bu arayış tesadüfi değildi! Onun hayatının bir gerçeğiydi. 14 Nisan 1949’da Fatsa’da doğduğu bilinse de 1977’de Ses dergisine yazdığı ‘Uzun Bekleyiş’ başlıklı kendi hayat hikâyesinde, 1948 yılının bir sonbahar günü Fatsa’ya beş kilometre uzaklıktaki bir köyde, yoksul bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya geldiğini anlatıyor. Hayvancılıkla geçinen, kentlere kasabalara hayvan götürüp yok pahasına satmak ve bu parayla geçinmek zorunda kalan bir ailenin, kendi yazdığı gibi “Paraya ve onun üstüne oturanlara karşı mücadele vererek hayatta kalmaya çalışan bir ailenin” çocuğuydu. Yoksulluk bir dertti ama hayat küçük yaşta baş etmesi gereken başka büyük yaralar açtı onda: Ölüm. Beş yaşında okuma yazmayı öğreten abisi Erdoğan elektrik kaçağından öldüğünde daha çocuktu. Hayatın bir başka acı sürpriziyse ortaokul yıllarında geldi. Gazoz ve çikolata ısmarlayabildiği ve ona “Hoşça kal” bile demeden giden ilk aşkının da bir hastalıktan vefat ettiğini öğrendiğinde yine çocuktu. Belki de içine kapanık biri olmasının sebebi buydu.
Ailesi okusun istiyordu. Fatsa’dan ilk defa gurbete çıkıp Haydarpaşa Lisesi’nin o görkemli binasının bahçesine bırakıldığında artık yalnız bir çocuktu. Okul da sıradan bir okul değildi. Birkaç yıl önce Deniz Gezmiş ile Mahir Çayan o okulun sıralarında okumuştu. Sinemada birlikte çalışacağı Zeki Ökten de oynayacağı filmlerin senaryolarını yazan Safa Önal da o sıraların öğrencisiydi. Yatakhane arkadaşlarından biri sonradan Türkiye’nin en tartışmalı isimlerinden olacak Mehmet Ağar’dı.
BEŞ ÜNİVERSİTEYE BEDEL BİR LİSE
Haydarpaşa Lisesi onun kendi kişiliğini bulmasını sağladı. Okul sıralarında, yatakhanede Türkiye’nin her yerinden bir arkadaşı vardı. Anadolu insanının çeşitliliğini bu arkadaşları sayesinde anladı. Yalnız olmadığını gördü, içe dönük olmaktan vazgeçti, doğru bildiklerini olduğu gibi söylemeyi öğrendi. Memleket meselelerine kafa yormayı da o sıralar dert edindi. Yıllar sonra “Burada ben beş üniversite bitirmiş kadar oldum. Dostluğun gerçek anlamını ve önemini o dönemlerde anladım” yazacaktı ve yoksulluğunun hiç de onur kırıcı olmadığını da orada öğrenecekti “Zengin bir ailenin ya bir ağanın çocuğu olarak büyümediğime seviniyorum” diyerek.
Lise yıllarından unutamadığı iki öğretmeni vardı: Felsefe öğretmeni Uğur Hanım, edebiyat öğretmeni Lütfiye Hanım. “Her ikisi de kimliğim ve kişiliğim üzerinde söz sahibidir. Benim yaşama, ülkeme, insanlığa dair ne kadar güzel kelimem, tavrım ve davranışım varsa, hepsinde bu iki kadının emeği vardır” diyecekti sonraları. Amacı Tıp Fakültesi kazanıp doktor olmaktı. Hukuku kazandı. Tıp Fakültesi’ni kazanamamak onu dertlendirse de Fatsa’daki çocukluk arkadaşı Selahattin’e gönderdiği fotoğrafı ona oyunculuğun kapılarını açacaktı. Çünkü Selahattin o fotoğrafı fotoroman yarışmasına göndermiş ve finalistlerden biri olmuştu.

‘TEPEDEN İNME ŞÖHRET OLMAYACAĞIM’
O yarışmadan birinci çıktı Kadir İnanır. Fotoromanlarda rol aldıktan sonra sinemanın yolu açıldı. Önce yardımcı rollerde seyirci karşısına çıktı. Ama Yeşilçam’ın düzeninden de pek hoşnut kalmadı. Dışardan göründüğü gibi değildi. Çalışanı, emekçileri çoktu ama yoksul ve birçok sosyal haktan yoksundu. Tepeden inme bir şöhrete hiç inanmadı. Onurlu ve önemli olan çalışarak, çaba göstererek ve alın teri dökerek zirveye çıkmaktı. “Bana başrol önerecek firma, her şeyden önce benim sanatımı beğendiği ve bana ihtiyacı olduğu için kapımı çalmalıydı. Bunun aksini düşünemezdim bile” diye yazacaktı.
Öyle de oldu. İlk başrolü ‘Kara Gözlüm’ filmiyle hem sinemada var olma mücadelesini kazandı hem de Türkan Şoray ile sinemamızın en iyi ikililerinden biri olduğunu bu filmle gösterdi.
O yıllarda Beşiktaş’ta küçük bir çatı katında, hemşehrisi Ümit Tokcan’la birlikte oturuyordu. Gündüzleri ikisi kendi işinin yolunu tutuyor, akşam olunca aynı sofraya oturuyorlardı. O ünlü ‘Hekimoğlu’ türküsü de bu evdeki dostluktan çıkıp Türkiye’nin hafızasına kazındı. Derleyen Kadir İnanır’dı. Ümit Tokcan da bu türküyü söyleyerek hepimizin aklına nakşetti. Ama o evde yaşarken özellikle gölgede kalan hayatları gözlemledi koca İstanbul’da, sinemanın ne olduğunu öğrendiği yıllardı.
BİR YÜZDEN BİRÇOK YÜZ ÇIKARDI
Aslında seyirci ‘Kara Gözlüm’le bir yüz bulmuştu. Kadir İnanır o yüzle sınırlı kalmadı, çoğalttı yüzlerini. Utangaç, melankolik, duygularını zor ifade eden gençten tüm 70’ler boyunca türlü yüzler yarattı beyazperdede. Kızgın da olabiliyordu bıçkın da, sempatik bir flörtöz de olabiliyordu tutkulu aşık da…

Haydarpaşa Lisesi’nin tedrisatından geçerken tanıdığı Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş insanların, oyunculuğa başladığında toplumu gözlemlerken hikâyesini dinlediklerinin, film çekimleri için Anadolu’yu gezerken tanıştıklarının öfkesini, çaresizliğini, sevdasını, çıkışsızlığını o yüzlere işliyordu. Gözleriyle öfkesini kusan, gözleriyle gülümseyen, gözleriyle sevdasını sunan yüzlerdi onlar. ‘Asker’in Dönüşü’, ‘Köprü’, ‘Utanç’, ‘Dila Hanım’, ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ‘Bodrum Hakimi’, ‘Cevriyem’, ‘Doktor’, ‘İstanbul 79’, ‘Ah Güzel İstanbul’ gibi filmlerde o insanların yüzünü gösterdi bize.
Sadece yüzlerini mi? 70’li yıllar her alanda Türkiye’nin daha iyi bir ülke olması için toplumsal mücadelenin öne çıktığı yıllardı. Onun karakterleri de bu mücadeleyi filmlerinde sırtlandı. İdealleri için, sevdası için, adalet için, bozuk düzeni düzeltmek için, ezilmemek için mücadele eden karakterler…

Mücadele sadece filmlerinde kalmıyordu sinemamızı boğmaya çalışan sansürle de mücadele edenler arasında ön saflardaydı. 1977 Sinemacılar Yürüyüşü’nde Ankara Kızılay’da konuşmayı o yapacaktı.
KENAN EVREN’İ HİÇ SEVMEDİ
Ama ülkede her şeyi sıfırlayan bir tarih var. 12 Eylül 1980. Kenan Evren ve arkadaşlarının askeri darbesi tüm o mücadeleye de mücadele ruhuna da ket vurdu. Kadir İnanır bu askeri darbeye de bu darbeyi yapan Kenan Evren’e çok öfkeliydi. İçi hiç soğumadı, Kenan Evren’i hiç affetmedi. Onunla hiç yüz yüze gelmedi. İdamlara karşıydı, işkenceye karşıydı. 12 Eylül’e sinemacıların ilk başkaldırdığı film olan Şerif Gören’in ‘Sen Türkülerini Söyle’ filminde hapisten yeni çıkmış bir devrimci olarak karşımızdaydı. (Kıymeti az bilinen filmlerden biri olsa da bugün en iyi 12 Eylül filmlerinden biridir.) Ve bu filmle birlikte bir yüz daha ekledi. Kırılmış, yeni düzene uyum sağlayamayan, çıkış arayan ama bulamayan bir yüz…
KIRILMIŞ AMA DAHA ÖFKELİ
Kırılganlık diğer yüzlerine de yansıdı ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nde, ‘Bir Yudum Sevgi’de olduğu gibi… ‘Katırcılar’da da mücadeleci ve kızgındı, ‘Yılanların Öcü’nde de. ‘Sayın Başkan’da yine idealistti ama düzenin çarkına çarpıp kırılgan bir idealist siyasetçiydi. ‘Karılar Koğuşu’nda Kemal Tahir olarak daha bilgece mücadele ediyordu ama yine kırılgandı. Lakin öfkesi daha da katmerliydi artık yüzlerinin. Bu öfkesini avantür filmlerinde daha net gösteriyordu. Ama memleket düzenini bir hapishaneye sığdırdığı ‘Tatar Ramazan’ o öfkeden doğdu biraz da. Hiç gösterime girmese de film efsaneleşti. ‘Kadirizm’ denilen erkek halleri de bu öfkenin anomalisiydi belki de. Lakin her şeyin bir sınırı var, öfkenin de… Onun öfkesini evlat sevgisi sınırladı. Belki hiç çocuğu olmadı ama çocuğu için her şeyi yapacak bir baba olarak ‘Komser Şekspir’de taktı mavi peruğu, boynuna geçirdi kolyeleri, giydi prenses kostümünü ‘Kadirizm’i de bitirdi.

İşte bu yüzler galerisinden herkes kendine en yakın hissettiği yüzü seçti, Kadir İnanır’ı herkes farklı bir yüzle sevdi. Ama o yüzler, Kadir İnanır’ın bu ülkenin her köşesinden toplayıp damıttığı yüzlerdi. Aslında bizim yüzümüzdü. Kadir İnanır biraz da bizi bize sevdirmişti.
HANGİSİ GERÇEK HANGİSİ FİLM?
Hüseyin Karabey’in ‘Kuzeyden Gelen Adam’ belgeselinde “Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anılarım bir film gibi gözümün önünden geçiyor. Yaşananların hangisi anılarımdı, hangisi sadece filmlerimde yaşadıklarımdı artık bilemiyorum. Bunun bir önemi var mı, ondan da emin değilim” diyecekti.
Biz ne yaptık derseniz, Kadir İnanır’ı sevdik, bunu gösterdik. Ama ondan bize derli toplu kalan bir miras olarak yönetmen Hüseyin Karabey’in çektiği ‘Kuzeyden Gelen Adam’ belgeseli dışında elimizde pek bir şey yok. Ki bu film de yaygın bir şekilde gösterime giremedi maalesef. Olsun yine de teşekkürler Hüseyin Karabey, bize Kadir İnanır’ı Kadir İnanır olarak anlattığın için.
O SON TİRAT
Son filmi ‘Kapı’da yine baba olarak karşımıza çıktı. Bu sefer acılı bir baba, evladı zorla kaybedilmiş bir baba. Muhteşem bir tiratla sinemaya veda edeceğini bilmiyorduk ama bu tirad son sözdü onun için: “Gencecik çocukların ne uğruna öldüklerini bilmeden yitip gitmeleri mi etik? İnsanın nerede yaşarsa oranın yabancısı olması mı etik? Hiç vatanının olamaması mı etik? Kendi dilinin bile unutulması mı etik? Bir annenin ölmüş oğlunun acaba gelir mi diye 25 yıl beklemesi mi etik? İnsanın ölmüş evladının bedenini bulamaması mı etik?”
Bu tiradın hissettirdikleri çok tanıdıktı. Özellikle de Kürt sorununu çözümünde barış diyenler için. Kadir İnanır da barış diyenler arasında ön saflardaydı “Hayatım boyunca halkım için çalıştım, onların sesi oldum. Ancak bir dönem geldi, bu sesin sadece filmlerle duyulması yetmedi. Ülke büyük bir acı ve kırılma ile yüzleşiyordu. İnsanlar ölüyor, anneler ağlıyordu. Ben sustuğumda, onların sesi daha çok kayboluyordu. İşte bu yüzden, çağrıldığımda ‘Akil İnsan’ olmaya itiraz etmedim” dedi ve 2013’ten beri de barıştan başka bir söz söylemedi. Ki ona göre bir sanatçının ülkesinde önemli sorunlar varsa ve sanatçı bu sorunlara karşı duyarlı değilse sanatçı olamazdı.
Cenaze töreninde de gördük. On binler uğurladı onu. Sinemadaki mücadelesi de karakterlerinin mücadelesi de Kenan Evren’e karşı öfkesi de barış haykırışı da karşılık bulmuş bu ülkede. Çarpıcı bir afiş vardı İstanbul Geridönüşüm Derneği’nin. “Emekçiler halkın sanatçısının KADİR’ini bilir. Sözüne İNANIR’ yazıyordu.
Bir hayat nasıl yaşanır, bir sanatçı nasıl olunur… Kadir İnanır, Fatsa’da başlayan ve İstanbul’da sona eren yaşamında bize bunları gösterdi.



