Çağdaş edebiyatın en çok okunan yazarları arasında gösterilen Fransız romancı Marc Levy, “Keşke Gerçek Olsa” (Et si c’était vrai…), Özgürlük Çocukları (Les Enfants de la liberté) ve Bay Daldry’nin Tuhaf Yolculuğu gibi eserleriyle dünya çapında milyonlarca okura ulaştı. Kitapları 50’den fazla dile çevrilen ve dünya genelinde 50 milyondan fazla satan Levy, bu kez yeni romanıyla değil, ailesinin İzmir’e uzanan kökleri ve kentin çok kültürlü mirasına ilişkin değerlendirmeleriyle gündemde. Büyük büyükbabası Nesim Levy Bayraklı’nın inşa ettiği Tarihi Asansör ve Karataş Musevi Hastanesi sayesinde İzmir’le güçlü bir bağ kuran yazar, kenti “farklılıkları yok etmeden birlikte yaşamanın mümkün olduğunu gösteren ender örneklerden biri” olarak tanımladı.
LONDRA’YA GELEN SÜRPRİZ MEKTUP: “SİZİ SONUNDA BULDUK”
Levy’nin İzmir’le kurduğu gerçek bağ ise beklenmedik bir tesadüfle başlamış. Ailesinde zaman zaman büyük büyükbabası Nesim Levy Bayraklı’nın 20. yüzyılın başında İzmir’de bir asansör inşa ettiğinden söz edilse de bu konu hiçbir zaman derinlemesine konuşulmadı. Bunun en önemli nedeni, ailenin taşıdığı ağır geçmişti. Büyükbabası Raphaël ve büyükannesi Lucie, Auschwitz* toplama kampında yaşamını yitirmişti. Babası, anne ve babasını hatırlatan bu büyük acı nedeniyle geçmişten söz etmekten kaçınıyor, yüzünü daima geleceğe dönmeyi tercih ediyordu.
Levy de çocukluğunda teyzelerinden büyük büyükbabasının İzmir’de bir asansör yaptığını duymuştu; ancak bunun nasıl bir eser olduğunu ve İzmir için ne ifade ettiğini o yıllarda tam olarak kavrayamadığını söylüyor: “Büyük büyükbabamın bir asansör inşa etmiş olması bana o kadar da önemli ya da kayda değer bir şey gibi gelmemişti.”
Bu algı, 2004 ya da 2005 yılında İstanbul’da katıldığı bir kitap tanıtımı sırasında değişti. CNN Türk’e verdiği röportajda büyük büyükbabasının İzmir’de bir asansör inşa ettiğinden söz edince, röportajı yapan gazeteci şaşkınlıkla kamerasını bıraktı. Levy’nin aktardığına göre gazeteci, “Bu, bana Paris’le bağlantınız var mı diye sorup benim de ‘Büyükbabam Seine Nehri’nin kenarına metal bir kule dikti’ demem gibi bir şey” sözleriyle Tarihi Asansör’ün İzmir için taşıdığı simgesel değeri anlattı. Bunun üzerine hemen babasını arayan Levy, aile içinde anlatılan hikâyenin doğruluğunu teyit etti

Röportajın ertesi günü İstanbul’da yayımlanan bir gazetede haber oldu. Türkçe bilmediği için sayfada yalnızca fotoğrafından kendisini tanıyabildiğini söyleyen Levy, o dönem yaşadığı Londra’ya döndükten kısa süre sonra İzmir Büyükşehir Belediyesinden bir mektup aldığını anlattı. Mektupta, restore edilen Tarihi Asansör’ün 100. yıl kutlamaları kapsamında, “Sizi sonunda bulduk” denilerek yazar İzmir’e davet ediliyordu.
Eşiyle birlikte bu daveti kabul eden Levy, İzmir’de geçirdiği üç günün hayatında bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Bu ziyaret sırasında yalnızca büyük büyükbabasının inşa ettiği yapının mimari önemini değil, onun İzmir’e bıraktığı mirasın derin insani anlamını da keşfettiğini ifade ediyor.
MORENO ÇIKMAZI’NDAN HASTANE ODASINA…
Büyük büyükbabası Nesim Levy Bayraklı, yalnızca İzmir’in simgesi hâline gelen Tarihi Asansör’ü değil, şehrin ilk kadın hastanesini de inşa etmiş; bunun için tüm servetini ve evini bağışlamıştı. Karataş’taki ulaşım sorununu çözmek amacıyla 1907 yılında inşa edilen Tarihi Asansör’den elde edilen gelirler, doğrudan hastanenin faaliyetlerine aktarılmıştı. Nesim Levy’nin kendi konağını Karataş Musevi Hastanesi’ne bağışlaması ise dönemin İzmir’inde sosyal dayanışma açısından kalıcı bir iz bıraktı.
Levy; İzmir’de hastaneyi, en üst kattaki ilk jinekoloji odasını ve Moreno Çıkmazı’nı gezerken kendisini “bir inşaatçının ve yaşamını toplum yararına adamış bir insanın torunu” olarak tanımlamanın verdiği derin duyguyu hissettiğini anlattı. Büyük büyükbabasının Tarihi Asansör’ü yalnızca bir ulaşım projesi olarak değil, insanların yaşamını kolaylaştırmak ve toplumsal fayda üretmek amacıyla hayata geçirdiğini vurgulayan yazar, kendisini en çok etkileyen unsurun da bu vizyoner yaklaşım olduğunu ifade etti.
Dünyayı yıkanların çocuklarını ve torunlarını düşündükçe onların ne kadar ağır bir miras taşıyacaklarını hissettiğini söyleyen Levy, kendi mirasının bundan ne kadar farklı olduğunu görmenin içini ısıttığını belirtti. Büyük büyükbabasının iyiliğinin sessizce aktarıldığını; insanların güç ya da kibri değil, geride bırakılan iyilikleri hatırladığına inandığını söyleyerek ekliyor: “Kendimle hiçbir zaman gurur duymam, bu beni ilgilendirmez. Ama onun torunu olduğumu bilmek içimi ısıttı; kirli bir politikacının ya da suçlunun değil, bir inşaatçının torunu olduğumu bilmek…”
MUSTAFA KEMAL’İN İZMİR’E GİRİŞİYLE DEĞİŞEN KADER VE NESİM LEVY’NİN KAYIP MEZARI
Levy’nin bu köklerle geç tanışması tesadüf değil; bunun arkasında ailesinin taşıdığı ağır tarihsel yük yatıyor. Büyükbabası Raphaël ve büyükannesi Lucie’nin Auschwitz’de hayatını kaybetmesi, babasının geçmişten tamamen kaçmasına neden olmuştu. Levy, 90’lı yaşlerındaki teyzeleriyle konuştuğunda onların Tarihi Asansör’ü ve hastaneyi hâlâ net bir şekilde hatırladıklarını gördü. Ancak bu anılar, dönüp dolaşıp aileyi kaçınılmaz olarak Auschwitz’e götürüyordu. Levy, yaşanan acının büyüklüğünün ailesini geçmişe tutunmak yerine tamamen geleceğe bakmaya yönelttiğini söylüyor.
Nesim Levy Bayraklı’nın hayatı da hâlâ cevaplanmamış sorular barındırıyor. Levy’nin aktardığına göre Nesim’in dört oğlu vardı; üçünü Manchester’a gönderdi, bir oğlunu, yani Levy’nin büyükbabası Raphaël’i ise yanında, İzmir’de tuttu. Raphaël, aile adına İzmir çarşısını yönetiyor, yılda bir kez kumaş ve dokuma ticareti için İngiltere’ye gidiyordu. Döndüğünde ise gemiyi İngiliz mallarıyla dolduruyordu.
Ancak bu yolculuklardan biri ailenin kaderini tamamen değiştirdi. İzmir’de siyasi ve askerî gelişmelerin hızla dönüştüğü bir dönemde, devrim şehre yaklaşırken Raphaël ilk kez eşi Lucie’yi ve iki kızını da yanına alarak İngiltere’ye gitti. Levy’nin aktardığına göre aile Londra’ya ulaştığında Mustafa Kemal İzmir’e girmişti ve geri dönüş artık mümkün değildi. Bu noktadan sonra Nesim Levy Bayraklı’nın izleri belirsizleşti. Levy, büyük büyükbabasının nerede hayatını kaybettiğini ve nereye defnedildiğini bugün hâlâ bilmiyor. Kimi İzmir yakınlarında, kimi Paris banliyösünde bir mezarlıkta olduğunu söylüyor; babası ise bu soruları hiçbir zaman yanıtlamak istemedi.
Levy, büyük büyükbabasının kaderi hakkındaki sorularının hâlâ yanıtsız olduğunu vurguluyor: “O dönemde bir kadın hastanesi kurmak sıradan bir şey değildi. Üstelik evini de bağışladı. Evini bağışlayan birinin hayatında derin bir dönüşüm yaşanmış olmalı. Torunları olduğunu hiç duymadım; acaba o küçük torunların doğumu mu bu dönüşümü tetikledi?” diyerek soruyu açık bırakıyor.
Bu soruların peşinden gitmek için ABD’de yaşayan Türk bir öğretmen arkadaşıyla büyük büyükbabası hakkında birlikte bir kitap yazma projesini gündemine aldığını belirten Levy, “Belki de yapacağım. Ama çok araştırma gerektiriyor” diyor. Üstelik bu projenin kendisini yeniden İzmir’e getireceğini de heyecanla ekliyor.
EXPO 2015 ADAYLIĞINDA İZMİR’E DESTEK
Levy, İzmir’e yalnızca büyük büyükbabasının mirası nedeniyle bağlı değil. Şehrin 2015 Dünya Fuarı (EXPO 2015) adaylık sürecinde de İzmir’e destek vermek için kente geldi. Bu ziyarette de aynı aidiyet duygusunu yaşadığını aktaran Levy, İzmir’in çok kültürlü yapısının bu tür uluslararası arenalarda çok daha güçlü bir şekilde temsil edilmesi gerektiğine inanıyor.
“BU ŞEHİR DÜNYANIN FENERİ OLMALI”
Levy, İzmir’e ilk gelişinde bir rehberin kendisini bir camiye ve bir sinagoga götürdüğünü anlattı. Aynı avluyu paylaşan ve ortak bir duvarla birbirine yaslanan bu iki ibadethaneyi gördüğünde kentin çok kültürlü yapısından derinden etkilendiğini söyledi. Tarih boyunca birbirine karşıt ya da düşman olarak gösterilen Rumların, Türklerin, Yahudilerin ve Arapların bu şehirde yüzyıllarca bir arada yaşayabildiğini görmenin kendisinde büyük bir iz bıraktığını belirten Levy, İzmir’i “farklılıkları yok etmeden birlikte yaşamanın mümkün olduğunu gösteren bir arzu şehri” olarak tanımladı.
Levy’ye göre insanların bir arada yaşamaması için hiçbir yapısal neden yok. Ona göre birlikte yaşamak, üst üste yığılmak değil, farklılıklarla yan yana var olabilmek anlamına geliyor. Bir arada yaşamın önündeki en büyük engelin ise bireylerin ya da küçük zümrelerin başkaları üzerinde hâkimiyet kurma hırsı olduğunu söylüyor.
Dünyanın bugün bilgiye erişim açısından tarihin en güçlü dönemlerinden birini yaşadığına dikkat çeken Levy, buna rağmen toplumsal yıkımların sürmesini empati eksikliğiyle açıklıyor. Gücün ve servetin yalnızca kendisini düşünen küçük bir grubun elinde toplandığını belirten yazar, birlikte yaşamanın temelinde empati duygusunun bulunduğunu vurguluyor. Levy, insanların bir açlık manzarası karşısında verebileceği iki farklı tepkiyi örnek gösteriyor: Bir yanda “Bu benim sorunum değil, o da çalışsaymış” diyerek kayıtsız kalanlar, diğer yanda ise “Birisi açlıktan ölürken ben rahatça yemek yiyemem” diyebilenler. Ona göre toplumları bir arada tutan şey, bu ikinci yaklaşımın varlığını koruyabilmesi.
Levy, birlikte yaşama kültürünün yalnızca eğitimle açıklanamayacağını düşünüyor. Ona göre mesele, insan beyninin işleyişine dair köklü bir olgu. Toplumları şekillendirenlerin bir yanda inşa edenler, diğer yanda ise yıkmayı tercih edenler olduğunu söyleyen yazar, bu iki uç arasında kalan geniş kitlelerin ise rüzgâra göre kolaylıkla etkilenebildiğine dikkat çekiyor.
Günümüzde “influencer” kültürünün yükselişini de bu durumun bir göstergesi olarak değerlendiren Levy; bilgi edinmek, anlamaya çalışmak ve düşünmek için emek harcamaktansa başkalarının etkisine açık olmanın daha zahmetsiz görüldüğünü belirtiyor. Medya gücünün giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanmasının da bu süreci hızlandırdığını savunan yazar, Fransa’dan verdiği bir örnekle bazı medya kuruluşlarının toplumsal sorunlara çözüm aramak yerine korku, kaygı ve kutuplaşmayı beslediğini ifade ediyor:
“Fransa’da bir milyarder, aşırı sağcı bir televizyon kanalını satın aldı. Gün boyu sadece göçmenlerden bahsediyorlar. Mal sahibi kendisinin Fransa’yı seven bir yurtsever olduğunu söylüyor ama sahip olduğu tüm parayı ülkeyi bölmek, nefret, huzursuzluk ve korku tohumları ekmek için kullanıyor. Gün boyu insanların birlikte ne inşa ettiğini değil, kimin kiminle kavga ettiğini gösteriyorlar.”
Levy’ye göre İzmir’in en önemli özelliği, farklı toplulukların barış içinde bir arada yaşayabileceğini kanıtlaması. Kentin yalnızca birlikte yaşamanın mümkün olduğunu değil, bu birlikte yaşam kültürünün ne denli zengin değerler üretebildiğini de ortaya koyduğunu söyleyen yazar, İzmir’in dünyaya örnek olabilecek benzersiz bir deneyim sunduğu görüşünde.
İnsanların, şehirlerin ve hikâyelerin başkalarına ilham verebileceğine inandığını belirten Levy, “Belki de bugün Orta Doğu’nun bazı karanlık bölgelerini aydınlatmaya çalışmak yerine İzmir’i daha fazla aydınlatmak ve görünür kılmak gerekiyor” diyerek kentin sahip olduğu tarihsel birikime dikkat çekiyor.
Günümüz dünyasında demokrasiler ile otoriter yönetimler arasındaki gerilimi de bu perspektiften değerlendiren Levy, diktatörlüklerin sınırlarında başarılı demokratik örnekler görmek istemediğini savunuyor. Bu görüşünü Rusya-Ukrayna savaşı üzerinden açıklayan yazar; Ukraynalılar ile Rusların tarihsel ve kültürel bağlarına işaret ederek, demokratik bir komşuluğun insanların kendi yaşam biçimini sorgulamasına yol açabileceğini ifade ediyor:
“Putin neden Ukrayna’ya saldırıyor? Tek bir nedeni var. Ukraynalılar Rusların kardeşleri ve kuzenleridir. Ama onlar demokraside yaşıyorlar. Ruslar bir gün dönüp ‘Komşularımız demokraside insanca yaşıyorsa, biz neden bir diktatörün baskısı altında kalalım?’ derse ne olacak? İşte Putin’i korkutan bu. Demokrasinin hemen yanı başında var olması, diktatörlükler için varoluşsal bir tehdittir.” Levy’ye göre İzmir’in önemi de tam burada ortaya çıkıyor: Kenti bir “arzu şehri” olarak tanımlayan yazar, insanların farklılıklarını ortadan kaldırmadan bir arada yaşayabilmiş olmasını bunun en büyük kanıtı olarak gösteriyor.
“EVE DÖNMEK GİBİ”: İSTANBUL’DA GEÇEN VE SANSÜR ENGELİNE TAKILAN O ROMAN
Levy’nin Türkiye ile bağı İzmir’le sınırlı değil. İstanbul’a ilk gelişinde de derin bir dejavu ve tanıdıklık hissi yaşadığını anlatıyor. Yayıncısıyla birlikte Boğaz’da bir tekne turuna çıktıklarında yalılara bakarak “Keşke burada yaşasam” dediğini paylaşan Levy; yemeği, ışığı ve atmosferi “biraz eve dönmek gibi” olarak tanımladı. Bu güçlü duygu, ertesi yıl tamamen İstanbul’da geçen bir romana dönüştü.
2011’de yayımlanan Bay Daldry’nin Tuhaf Yolculuğu, kökenlerini aramak için Türkiye’ye dönen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Hikâye 1950’lerin İstanbul’unda geçtiği için Levy, o döneme ait kapsamlı tarihsel araştırmalar yaptı. Kitap, Ermeni meselesine değindiği gerekçesiyle Türkiye’de 2-3 yıl boyunca sansür engeline takılsa da sonunda okurla buluşabildi.
“YENİ ROMANIMI DAHA YENİ BİTİRDİM, GELECEK YIL DA İZMİR’DEYİM”
Gelecek planlarından bahseden Levy, yeni bir romanını henüz çok taze noktaladığının müjdesini veriyor: “Yeni romanımın yazımını daha yeni bitirdim! Çok emek verdiğim, gönlümü ve ruhumu kattığım bir iş oldu bir iş oldu. Bu sonbaharda Fransa’da yayımlanacak ama henüz sıcağı sıcağına olduğu için hakkında daha fazla detay vermem doğru olmaz.”
Büyük büyükbabası Nesim Levy Bayraklı hakkındaki kitap projesine ise gelecek yıl başlayabileceğini belirten Levy, bu projenin kendisini yeniden İzmir’e getireceğini söyledi: “Araştırma yapmak için önümüzdeki yıl mutlaka İzmir’e geleceğim. Bu şehri yeniden yaşamayı, sokaklarında kaybolmayı çok istiyorum.”
“BEN MESAJ VEREN BİR ADAM DEĞİLİM AMA BİLGELİK SAKLANMAZ, PAYLAŞILIR”
Levy, İzmir halkına doğrudan bir mesaj verip vermeyeceği sorulduğunda, “Ben öyle tepeden parmak sallayıp mesaj veren bir adam değilim” diyerek durumu esprili bir dille geçiştirdi. Buna rağmen kentin sahip olduğu çok kültürlü mirasın titizlikle korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğinin altını çizdi. Bu değerlerin yalnızca korunmakla kalmaması, büyütülerek dünyayla paylaşılması gerektiğini söyleyen yazar, sözlerini şöyle bağladı:
“Bu mirasa sahip olmak büyük bir şans. Bilgelik saklanmaz, paylaşılır. Ve dünya şu an bu bilgeliğe her zamankinden daha çok muhtaç.”

