Van’ın Gürpınar ilçesinde, kent merkezine yaklaşık 80-90 kilometre uzaklıktaki Norduz Yaylası, yaz aylarında hayvancılıkla geçinen ailelerin yaşam alanına dönüşüyor. Aileler, hayvanlarıyla birlikte yaylaya çıkarak yaz mevsimini burada geçiriyor. Gün doğmadan sürünün peşine düşen erkekler hayvanların bakımını ve otlatılmasını üstlenirken, kadınlar sağım, peynir ve tereyağı yapımı, yemek ve ev işlerini yürütüyor. Şehirden uzakta süren bu yaşamda, gün boyunca devam eden üretim ve bakım işleri, yaylalara taşınan görünmeyen emeği de ortaya koyuyor…
Norduz Yaylası’nda gün, alarm sesiyle değil koyunların melemeleriyle başlıyor. Dağların arasına çöken sabah serinliği henüz dağılmadan taş kulübenin kapısı açılıyor. Gökyüzü tam aydınlanmamışken 52 yaşındaki Mehmet Erol ile 49 yaşındaki kardeşi Muammer Erol, ellerine çoban değneklerini alıp sürünün önüne geçiyor. Koyunlar ağır ağır meraya doğru ilerlerken yayla uyanıyor.

Erkekler gözden kaybolduğunda kulübenin önünde başka bir mesai başlıyor. 48 yaşındaki Zeynep Erol ile 47 yaşındaki Hatice Erol, önce kaldıkları alanı temizliyor. Bir yanda çay ocağa konuluyor, diğer yanda sofralık malzemeler hazırlanıyor. Tandır ekmeği, taze peynir, tereyağı, bal ve kaymak kısa sürede yere serilen sofradaki yerini alıyor.
Yaylada kahvaltı uzun sohbetlerle yapılmıyor. Çünkü kahvaltı bile bütün bir işin parçası. Sofra toplandığında güneş artık dağların ardından kendini göstermeye başlamış oluyor. Taş kulübenin çevresindeki sessizlik yerini gün içinde yapılacak işlerin hazırlığına bırakıyor.

“HAYVAN OLMAZSA GELİRİMİZ DE OLMAZ…”
Mehmet Erol için, sabah saatleri çoktan geride kalmış oluyor. Sürüyle birlikte kilometrelerce yürürken gözünü hayvanlardan ayırmadan yaşamlarının neredeyse her yaz aynı şekilde geçtiğini anlatıyor:
“Bizim geçimimiz hayvancılık, hayvan olmazsa gelirimiz de olmaz. Yaz geldiğinde mecburen yaylaya çıkıyoruz. Bütün sezon burada geçiyor, ekmek paramızı buradan kazanıyoruz.”

“ONLAR OKUSUN, KENDİ YOLLARINI ÇİZSİN İSTİYORUZ”
Sözünü bitirmeden sürünün yönünü değiştiriyor. Birkaç koyun sürüden ayrılınca yeniden peşlerinden gidiyor.
Konuşurken bile işi hiç durmuyor, çocuklarından söz açıldığında ise sesi yumuşayarak, “Onların burada sürekli kalmasını istemiyoruz. Okuyorlar, tatilde geliyorlar ama sonra köye dönüyorlar. Bu hayatı biz yaşıyoruz, onlar okusun, kendi yollarını çizsin istiyoruz” diyor.

Yaylada geçen zaman, şehirdeki gibi saatlere bölünmüyor. Burada gün, yapılacak işlerin sırasına göre ilerliyor. Sabahın ilk saatlerinden öğleye kadar kulübenin çevresinde hazırlık sürüyor. Kazanlar hazırlanıyor, süt kapları temizleniyor, gün içinde kullanılacak malzemeler bir araya getiriliyor. Öğleye doğru uzaktan yeniden koyun sesleri duyulmaya başlıyor.

MERADAN SONRASI AĞIL
Merada geçen saatlerin ardından sürü ağıla dönüyor. Kadınlar ellerindeki metal kovaları alıp koyunların arasına giriyor. Öğle saatlerinde yaylanın en yoğun mesaisi başlıyor. Kulübenin önünde kısa süre önce kurulan kahvaltı sofrasının yerini bu kez süt kovaları alıyor. Kadınlar koyunların yanına tek tek oturuyor. Boş kovaların yerini dolu kovalar almaya başlıyor.

“HER İŞ BİRBİRİNİ TAKİP EDİYOR”
Hatice Erol, süt sağarken “İşimiz hiç bitmiyor. Sabah temizlikle başlıyor, sonra kahvaltı, ardından sağım geliyor. Her iş birbirini takip ediyor. Yoruluyoruz ama alıştık artık” diyor.
Kovalar doldukça süt büyük kazanlara boşaltılıyor. Sağım tamamlandıktan sonra bu kez başka bir telaş başlıyor. Bir süre sonra sütler süzülüyor. Büyük bez torbalar hazırlanıyor. Mayalanacak sütler ayrılıyor. Kulübenin önü küçük bir mandırayı andırıyor.
“KESİLECEK, TUZLANACAK, SAKLANACAK”
Zeynep Erol, hazırlanan sütleri göstererek peynir yapımının tek günde tamamlanmadığını anlatıyor:
“Bugün sütü hazırlıyoruz. Yarın kesilecek, sonra tuzlanacak, saklanacak. Burada her işin bir zamanı var. Bir günün işi ertesi güne uzanıyor.”
Yaylada üretim yalnızca süt sağmakla sınırlı kalmıyor. Süt süzülürken bir yandan öğle yemeği hazırlanıyor. Bir tarafta ateş yanıyor, diğer tarafta kazanlar bekliyor. Hayvanların suyu kontrol ediliyor. Kulübenin içi yeniden toparlanıyor. Dinlenmek için ayrılan zaman ise çoğu zaman yapılacak işlerin arasına sıkışıyor. Kulübenin önünde hareket hiç eksilmiyor.
YAYLA HAYATINDA ZAMAN SU GİBİ AKIYOR
Sağımdan sonra süzülen sütler büyük kaplara alınırken, bir yandan da öğle yemeği hazırlanıyor. Ateşin üzerinde kaynayan çayın yerini bu kez yemek tencereleri alıyor. Gün boyunca yapılan işlerin arasında mola yok. İşler birbirini tamamlıyor. Biri bitmeden diğeri başlıyor.
Telefon zaman zaman çekiyor. İnternet bağlantısı yok denecek kadar zayıf. Şehirde gündemi belirleyen haberler, sosyal medya ya da telefon bildirimi yok. Rüzgar sesi, koyun melemeleri, birbirine seslenen çobanlar var…
Hatice Erol, bunun artık kendileri için sıradan bir durum olduğunu şu şekilde söylüyor:
“İlk geldiğimiz günlerde insan telefonu arıyor. Sonra unutuyorsun. Burada zaten günün nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Akşam olduğunda ancak oturabiliyoruz.”
Kulübenin hemen yanında mayalanan sütler beklerken Zeynep Erol, ellerindeki üretimin yalnızca sofraları için olmadığını anlatıyor. Yaylada geçirilen ayların, ailenin yıl boyunca elde edeceği gelirin önemli bir bölümünü oluşturduğunu söylüyor.
Zeynep Erol “Peynir, tereyağı, süt… Hepsi emek, buraya dinlenmeye gelmiyoruz. Buraya çalışmaya geliyoruz, bütün yaz böyle geçiyor” diyor.
Günün ilerleyen saatlerinde güneş Norduz Yaylası’nın üzerine daha dik vuruyor. Sabahın serinliği yerini kuru bir sıcağa bırakıyor. Buna rağmen kulübenin önündeki hareket devam ediyor.
Bir tarafta yeni sağılan sütler süzülüyor. Diğer tarafta mayalanan peynirler kontrol ediliyor. Akşam için yemek hazırlanıyor. Hayvanların suyu yeniden kontrol ediliyor. Kullanılan kaplar yıkanıyor. Her iş tamamlandığında bir sonraki iş çoktan başlamış oluyor.
“ESKİSİNE GÖRE BİRAZ DAHA RAHATIZ AMA YAPTIĞIMIZ İŞLER AYNI”
Kulübenin gölgesinde dinlenen 69 yaşındaki Saime Erol ise bütün bu hareketi sessizce izliyor. Ara sıra kalkıp bir işe yardım ediyor, sonra yeniden oturuyor.
Çocukluğunu anlatmaya başladığında ise bugünkü yaylayla geçmiş arasında yalnızca barınma biçiminin değiştiğini söylüyor:
“Ben kendimi bildim bileli yaz gelince yaylaya çıkılır. Eskiden çadır kurardık. Yağmur yağardı, rüzgar eserdi ama yine burada yaşardık. Şimdi kulübeler var. Eskisine göre biraz daha rahatız ama yaptığımız işler aynı. Sabah başlar, akşama kadar çalışılırdı. Şimdi de öyle.”
Saime Erol’un anlattıklarıyla kulübenin önündeki hareket birbirine karışıyor. Geçmişten bugüne değişmeyen şey, yaylanın üretim düzeni oluyor.
HAYVANLAR TEK TEK SAYILIYOR
Akşamüstüne doğru Mehmet Erol ve Muammer Erol sürüyle birlikte yeniden kulübenin önüne dönüyor. Gün boyunca kilometrelerce yürümüş olmalarına rağmen hayvanların sayısı yeniden kontrol ediliyor, eksik olup olmadığına bakılıyor.
Erkeklerin dönüşü kadınların işinin bittiği anlamına gelmiyor. Akşam yemeği hazırlanıyor, ertesi gün kullanılacak kaplar yeniden düzenleniyor, sabah mayalanan peynirler kontrol ediliyor.
Norduz Yaylası uzaktan bakıldığında yeşilin ve sessizliğin hakim olduğu bir coğrafya gibi görünüyor. Ancak Erol ailesiyle geçirilen bir gün, bu sessizliğe yoğun bir emeğin eşlik ettiğini gösteriyor.
Güneş yavaş yavaş Norduz’un dağlarının arkasına çekilirken yaylanın sessizliği derinleşiyor. Bu sessizlik sabah yine bozuluyor. Burada hayat, takvime ya da saate göre değil; hayvanların, mevsimin ve emeğin ritmine göre akıyor.