Türkiye’den göç eden sanatçılar: Ne içindesin çemberin ne de büsbütün dışında

Son Yıllarda Türkiye’den gerçekleşen beyin göçü önemli gündemlerden. Gençlerin yüzde 60’tan fazlası da başka bir ülkede yaşamak istediğini belirtiyor. ‘Beyin göçü’ denilince yetişmiş ve bir meslekte uzman olan insanları anlıyoruz. Oysa tanımı ve iş alanları muğlak olan, Türkiye’de kayıt altında olmasına lüzum bile görülmeyen sanatçıların durumu bambaşka? Son on yılda Türkiye’den göç eden farklı disiplinlerden, geçmişlerden gelen, farklı ülkelere yerleşmiş beş sanatçıya göç sürecini ve sonrasını sorduk. Sürecin insan olarak acı verici, sanatçı olarak ise zihin açıcı yanlarını dinledik.

Türkiye 1960’lı yıllardan itibaren yurtdışına kitlesel göç veren bir ülke. Ancak uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak işçi göçü ön plandaydı. Son 10-15 yılda ise tartışmanın odağı ‘beyin göçü’ne kaymış durumda. Siyasal, ekonomik ve kültürel nedenlerle ülkeden taşınan yaratıcı insanların sayısı her geçen gün artıyor. Doktor, mühendis, yazılımcı gibi mesleklere küresel talebin yüksek olması etmenler arasında. Ülke ekonomisindeki kötüleşen tablo da bu sürece eklenirken, siyasal alanda yaşanan gelişmeler bilim ve sanat insanlarının ülkeden göç etme eğilimini güçlendiren bir ortam yaratıyor.

Yükseköğretim görmüş insanların Türkiye’den göç etme oranındaki artışı Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verileri de destekliyor. Kurumun yayınladığı verilere göre 2015 yılında yüzde 1,6 olan beyin göçü oranı istikrarlı bir biçimde artarak yüzde on yıl içinde 2 düzeyine çıkmış durumda. Göç edilen ülkeler içinde ABD ilk sırada yer alırken, Almanya ve Birleşik Krallık ardından geliyor. Son yıllarda göç oranının yatay bir seyir izlemesinin nedeni olarak da söz konusu ülkelerdeki siyasal gelişmeleri gösteriliyor. Göç edenler içinde Bilişim teknolojileri ve mühendislik alanlarında uzman olanlar öne çıkarken, TÜİK’in “Sanat ve beşeri bilimler” başlığı altında topladığı göçmenler, toplam içinde yüzde 1.9 olarak hesaplanmış 2024 itibariyle… Ancak Türkiye’de sanatçıları sosyal güvenlik şemsiyesi altında toplayan ve kayıt altına alan bir yapı söz konusu olmadığı için gerçek rakamın bunun çok üzerinde olduğu tahmin edilebilir. 

Üstelik Türkiye’den göç etme arzusu sadece meslek sahibi yetişkinlerde yok. 18-29 yaş aralığındaki gençlerle yapılan bir araştırmaya göre, yüzde 64’ü başka bir ülkede yaşama fırsatı verilmesi durumunda göçebileceğini ifade ediyor. Gençlerin böyle düşünmesinin temel nedeni ise gelecek kaygısı.

Ancak Türkiye özelinde buna siyasal kuşatılmışlığı da eklememiz gerekiyor. On yıl önce “Barış Bildirisi”ne imza atan akademisyenlerin büyük bir kısmı üniversiteden uzaklaştırılıp işsizliğe mahkum edilince yurt dışına gitmek ve orada bilim üretmeye devam etmek sorunda kaldı. Benzer biçimde Gezi isyanı, darbe girişimi sonrası yaşananlar, kültürel alanın siyasi baskı ve ekonomik gerekçelerle daraltılması gibi nedenler sanatçıların da yurt dışına göçünde gözle görülür bir artış yarattı.

SANATÇI GÖÇÜNE DAİR İSTATİSTİK YOK

Türkiyeli sanatçıların yurtdışına göçüne dair sağlıklı bir veri bulmak hayli zor. Çünkü bu bir meslek olarak kabul görmediği için kamu ya da özel kurumların ‘sanatçı’ statüsünde olanlarının sayısı bile tam olarak hesaplanamıyor. Kayıtsız, güvencesiz bir alanda var olmaya çalışan sanatçıların göç etme kararları istatistiğe bile dönüşemiyor haliyle. Bu konuda devlet kurumlarının ilgisizliği bir yana* akademide de yeterli çalışma yapıldığını söylemek zor. İstisnai bir çalışma olan Semra Karataş ve Tuba Batu’un “Göç Olgusu ve Yurt Dışına Göç Eden Türk Seramik Sanatçılarının Deneyimleri” başlıklı makalelerinde sanatçı göçlerinin de diğer meslek grupları gibi iş, eğitim, mesleki gelişim, cazip çalışma şartları, yaşam standartlarını yükseltmek ve yüksek ücret gibi beklentiler doğrultusunda gerçekleştiği ifade ediliyor.

Sanatçıların göçüne dair haberlere medyada da rastlamak mümkün. Birgün Gazetesi’nden 12 Ekim 2025’te Işıl Çalışkan imzasıyla yayınlanan haberde yurtdışına göçen müzisyenlerin görüşlerine yer veriliyor. Çalışkan’ın haberin girişindeki ifadeler şöyle: “Güvencesiz, sigortasız, örgütsüz çalışma koşulları; emeğin karşılığını bulmadığı bir piyasa ve giderek daralan ifade özgürlüğü, onları sanatçının değer gördüğü, üretme koşullarının daha iyi olduğu ülkelere sürüklüyor. Sosyologların ifadesiyle bu yalnızca bir ‘beyin göçü’ değil, aynı zamanda bir kültürün, ortak hafızanın göçü.”

Ana akım medya, ekonomik olarak sorun yaşamayan popüler isimlerin yurtdışına yaptıkları yatırımları ya da oraya yerleşme planlarını haber yapmaya devam ededursun, Türkiye’de zaten zor şartlar altında sanat üretmeye devam ediyorken bir de göçen azımsanmayacak sanatçı var. Bir yandan gittikleri yerde üretmeye devam edip, diğer yandan Türkiye ile bağlarını canlı tutmaya devam ediyorlar.  Kimileri ise artık sadece yeni ülkedeki sanat dünyasında kendilerine bir yer edinmeye çabalıyor. Biz de sanat üretimlerine 2000’li yıllarla birlikte başlamış ve son on yıl içinde Türkiye’den göç sanatçılara taşınma gerekçelerini, yeni ülkelerine uyum süreçlerini, sanatlarıyla kurdukları ilişkinin dönüşen biçimlerini sorduk. Farklı disiplinlerden gelen ve faklı ülkelerde yaşayan Özlem Sarıyıldız, Zeynep Dadak, Erol Mintaş, Bengü Gün ve Dicle Doğan yalnızca fiziki değil, kendi ‘iç göçleri’nin nasıl gerçekleştiğini anlattı.

İNSAN GÖÇMEYE NASIL KARAR VERİR?

Türkiye’den taşınma kararını verme süreçleri her biri için farklı olmuş. Berlin’e taşınan yönetmen ve görsel sanatçı Özlem Sarıyıldız, bir birikim sonucu göç etmeye karar verdiğini ifade ediyor. Üretim alanının giderek daraldığını hissettiği, çalışma biçimini sürdürmenin zorlaşmaya başladığını düşündüğü bir dönemin ardından: “Darbe girişimi gecesi ‘dur, biraz gidip nefes alıp geleyim’ dedirten son tetikleyici oldu” diye anlatıyor. Bir süre düşündükten sonra coğrafi yakınlığı nedeniyle Berlin’e taşınmaya karar vermiş. İlk önce bir sanatçı bursuna kabul edildikten sonra, 2017 Mayıs ayında bu kente taşınmış ve kalmaya karar vermiş.

İlk uzun metraj filmi “Mavi Dalga” ile övgüler alan, ödüller kazanan yönetmen Zeynep Dadak’ın taşınma süreci ise 2018 yazında 3 aylık bir program için Berlin’den davet alması üzerine başlamış. Barış Akademisyeni olduğu için davası da devam eden Dadak, ikinci filmi “Ah Gözel İstanbul”un çekim süreci ve sonrasında Berlin’de çalışmış. Buradaki maddi ve manevi destekler sayesinde filmi bitirebilmiş. Kısa bir süre için Türkiye’ye dönen Dadak, Berlin Parlamentosu bursunu kazanıp tekrar kente döndüğünde sanatçı vizesi alarak taşınmaya karar vermiş. Dadak, “Niyetim iki ülke arasında gidip gelmekti. Ardından pandemi başladı ve ben burada kalmış oldum. Herkesin hikayesi farklıdır eminim ama beni burada tutan şey film yapmaya devam edebilmek inancı oldu” diyor.

Bir başka yönetmen Erol Mintaş ise 2017 yılından bir anda karar vermiş ve Helsinki’ye taşınmış. En büyük zorluğun iş bulmak, dil öğrenmek ve hayatını yeniden inşa etmek olduğunu ifade ediyor. Şu anda Aalto Üniversitesi’nin film bölümünde doktora yapıyor.

Sanat yöneticisi Bengü Gün’ün İngiltere’ye taşınma süreci de zamana yayılarak gerçekleşmiş. “Uzun süre İstanbul’da çağdaş sanat alanında çalıştıktan sonra kendi pratiğimi ve profesyonel hayatımı daha uluslararası bir zeminde nasıl sürdürebileceğimi düşünmeye başladım. 2023 yılında İngiltere’den Global Talent vizesi için onay almam, bu geçişi somutlaştıran önemli bir adım oldu” diyor Gün. Bunu sadece bir coğrafi değişim olarak değil, biriktirdiği kültürel ve sanatsal üretim deneyimini başka bir bağlamda yeniden düşünme isteği olarak ifade ediyor.

Performans sanatçısı ve koreograf Dicle Doğan ise taşınma fikrinin geçmişe dayandığını ama kararın hızlı alındığını söylüyor. Şubat 2023 depremi sonrası ve ardından mayıs ayındaki seçimlerin yarattığı hayal kırıklıklarına çok sevdikleri köpeklerini kaybetmeleri de eklenince bunu bir işaret olarak kabul edip haziran ayında Portekiz’e taşınmaya karar vermiş. “Kadın bir koreograf olarak emeğimin sürekli sömürülmesi de mesleki anlamda beni oldukça yıpratmıştı. Sanırım artık kalmak için güçlü bir nedenim kalmamıştı” diye anlatıyor.

YENİ BİR BAŞLANGIÇ KOLAY MI?

 

Peki, Türkiye’deki bütün bu birikimi ve ilişkiler ağını geride bırakıp bambaşka bir ülkede ve çevrede yeniden başlamanın zorlukları neler? Erol Mintaş “Her şeyi sıfırdan inşa ettim desem yalan olmaz” diye giriyor söze. Alışma kısmını atlattıktan sonra 2018’de Hareketli İnsanlar ve Görüntüler Akademisi’ni (Academy of Moving People and Images – AMPI) kurmuş. “Böylece hem kendime hem de diğer birçok insana iş olanağı yaratmış oldum. Burada doğan veya sonradan gelen, dünyanın farklı yerlerinde kökleri olan katılımcıların özgürce film yapmaları için bir ortam oluşturup film sektörüyle doğrudan bağ kurmalarına ön ayak olduk. Herkesin hiçbir farklılık gözetmeden sektörün olanaklarından yararlanması için çaba harcıyoruz” diye açıklıyor amacını.

Dicle Doğan ise Portekiz’de yeniden başlamak, bağlantılar kurmak, çevre edinmek için amatör bir tiyatroda Fındıkkıran rolünü üstlendiğini anlatıyor. “Bu deneyimi küçümsemiyorum. Göç etmek tam olarak böyle bir yerden başlamak demek. Çok zorlandım, hâlâ da zorlanıyorum” diye devam eden sanatçı bu deneyim sayesinde kendisini yeniden inşa edebilme gücünü keşfettiğini aktarıyor. Doğan şimdilerde Yunan dans sanatçısı İro Xyda ve on sekiz yıl önce Portekiz’e göç etmiş sanatçı Sezen Tonguz ile çalıyor.

Bengü Gün, en büyük zorluklardan birinin, insanın yıllar içinde doğal olarak oluşan görünürlüğünü ve güven ilişkilerini geride bırakması olduğuna dikkat çekiyor: “Türkiye’de farklı projeler aracılığıyla hem sanatçılarla hem kurumlarla uzun soluklu ilişkiler kurmuştum. Birçok şeyi anlatmadan anlaşabildiğim, bana güvenen ve işleyişini bildiğim bir ağın içindeydim. İngiltere’ye geldiğimde ise yeni bir dünyayı öğrenmem, yeniden kendimi anlatmam, deneyimimi başka bir sistem içinde tercüme etmem gerekti” sözleriyle açıklıyor bu durumu. Gün, insanın farklı bir ülkede kendisini ‘yeni gelen’ bir profesyonel olarak konumlandırdığını, sanki her şeye sıfırdan başlamış gibi hissettiğini aktarıyor. Bunun zorlayıcı yanları olsa da olsa da aynı özgürleştirici taraflarının da olduğunu ifade ediyor.

Özlem Sarıyıldız, Türkiye’deki birikimiyle birlikte göçtüğünü ifade ediyor: “İnsan yalnızca bavuluyla değil, çalışma biçimleriyle, politik ve estetik hafızasıyla, ilişkileriyle, dilleriyle ve bakma biçimleriyle göçüyor.” Ne söylediğini, nereden söylediğini, hangi tarihsel ve politik bağlamdan konuştuğunu yeniden kurmak gerektiğini aktaran Sarıyıldız, ‘Elbette göç deneyiminden göç deneyimine büyük farklar var; ama yine de göçle, insanın kendini, dilini, pratiğini ve pozisyonunu yeniden tarif etmek zorunda kaldığı bir eşik oluşuyor” diyor. Kendi göç deneyimimi zorunlu göç, savaş, yoksulluk ya da iltica deneyimlerinin şiddetiyle aynı düzlemde kurmadığının altını çizen Sarıyıldız; “Benimki, barındırdığı bir sürü zorluğa rağmen, göreli olarak daha korunaklı ve belli ölçülerde seçilebilir bir yer değiştirmeydi” sözleriyle ifade ediyor durumunu. Sanatçı ayrıca Türkiyeli diasporanın altmış beş yılı aşan tarihinin kurduğu devasa bir altyapının gündelik hayat, kültür-sanat, siyaset ve dayanışma anlamında önemli bir zemin oluşturduğunu vurguluyor.

Zeynep Dadak, “Mavi Dalga” filminin Berlin Film Festivali’ne seçilmesi ardından “Ah Gözel İstanbul”a Almanya’dan destek bulması sonrası sıfırdan başlamayacakmışım gibi hissettiğini aktarıyor. Ama öyle olmamış; “Bunun da aslında bir yanılgı olduğunu anlamam için birkaç sene geçmesi, pandemi sonrası hayatın biraz daha normalleşmesi gerekecekti.”

YENİ ÜLKE YENİ HAYAT

Peki, zor da olsa karar verdiniz, en azından ilk dönemde gittiğiniz ülkede düzen kurmanızı sağlayacak bağlantıları kurdunuz diyelim. Zaman geçtikçe oradaki yerel sanat ağlarıyla ilişki kurmak, yeniden üretim olanakları yaratmak kolay mı?

Bengü Gün için hiç kolay olmamış. “İngiltere’de kültür alanı oldukça katmanlı. Yerel ağlar güçlü, kurumlar arası ilişkiler belirleyici ve güven zaman içinde kuruluyor” diyen Gün, ilk dönemde Londra’daki ve Manchester’daki sanat ortamını anlamaya odaklanmış, kurumların nasıl çalıştığını, fonlama sistemlerini, ortaklık modellerini ve yerel kültür politikalarını gözlemlemiş. Bir süre sonra Macclesfield isimli küçük bir şehre taşınınca Manchester ve Kuzey İngiltere’de bir hayat kurmanın çok değerli olduğunu fark etmiş. Kendi şirketini kurup Türkiye’de yürüttüğü danışmanlık ve yaratıcı proje geliştirme çalışmalarını sürdürmeye başlamış. İlk yılın sonunda Manchester’da esea contemporary’de çalışmaya başlaması bir dönüm noktası olmuş. Bu deneyim, oradaki sistemle daha organik bir ilişki kurmasına ve kültür sanat ekosistemine daha yakından dahil olmasına yardımcı olmuş. Bu yıl Kuala Lumpur, İstanbul, Abu Dabi gibi farklı şehirlerde projeler gerçekleştiren Gün, “Bu süreçte şunu gördüm: Yeni bir ülkede yeniden başlamak yalnızca ağ kurmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda kendi deneyimini yeni bir dile çevirmek, kendine yeni bir ritim oluşturmak ve zamanla yeni bir güven alanı kurmak anlamına geliyor” sözleriyle özetliyor süreci.

İlk başlarda dile hakim olamamanın sıkıntılarından ve Türkiye’den getirdiği maddi olanakların Lizbon’da yaşama imkanı sunmadığı için kırsala taşındığından bahsediyor Dicle Doğan. Başlangıçta bu kararı çok çok sorguladığını, sonra yavaş yavaş kırsal ile başkent arasında bir köprü kurmaya, sanatçılarla tanışmaya başladığın aktaran Doğan zamanla bazı şeyleri farkındalıklar yaşadığını aktarıyor: “Burada fark ettiğim şey şu oldu: Biz sanatçıdan çok işçiyiz. Bu ayrımı gördüğümde biraz kalbim kırıldı. Elimde devasa bir deneyimle ortada kaldığımı hissettiğim anlar oldu.” Bu dönem sanatla ilişkisine ara verdiğini, bu kararın kendisine iyi geldiğini söyleyen Doğan “Bazen bir şeyi zorlamak, muazzam bir kayayı yerinden oynatmaya çalışmaya benziyor. O kayanın bir milim hareket etmesi bile çoğu zaman düşündüğümüz kadar anlamlı olmayabiliyor” diyor.   

Erol Mintaş ise üretimine devam ediyor. İkinci uzun metraj filmi “Yeryüzü Şarkısı” bu yıl Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Ama “buralara varmak hiç de kolay olmadı” diye anlatıyor süreci ve devam ediyor; “Bunların hepsi büyük emekler gerektirdi, yıllar aldı. Ekonomik, sağlık ve sosyal anlamda pek çok zorluktan geçtim ama bir yandan da hep film yapmak için uğraştım. Şimdi her şey eskisinden daha iyi ve ben de bu zorlu tecrübenin pozitif tarafına bakmaktan yanayım. Akademi ve diğer yaptığım işler film yapmam için de yol açmış oldu. Film yapmanın sıkıntıları her yerde aynı, ama günün sonunda, buradaki bütün fonlar filmi sevdi ve destekledi, ama dediğim gibi bu hiç de öyle kolay bir süreç olmadı”

Almanya’da bağımsız ve politik işler üretmenin koşullarının Türkiye’den farklı olduğunu ifade eden Özlem Sarıyıldız, Berlin’de, bütün sorunlarına rağmen, iyi kötü işleyen bir sanat finansmanı sistemi olduğunu ve farklı düzeylerdeki kamu fonlarının bağımsız sanatçılara üretim olanağı sağladığını söylüyor. Kaynaklara ulaşabilmek için sistemin matematiğini kavramanın zaman aldığına da dikkat çeken Sarıyıldız, farklı disiplinlerde ve hibrit formlarda eş zamanlı çalıştığı için çeşitli desteklerle üretimine devam edebildiğini ifade ediyor. 

Sarıyıldız kente dağılmış irili ufaklı bağımsız proje mekânlarının varlığının Berlin’i özel kıldığını, mekanların yalnızca fiziksel bir çalışma alanı değil, aynı zamanda başka sanatçılarla yan yana durabildiği, işbirlikleri kurabildiği bir zemin olduğuna dikkat çekiyor.

Sarıyıldız 2017-2024 yıllarında faal olan HIER & JETZT: Connections (HUJ:C) sanatçı konaklama programındaki eş sanat yönetmenliği deneyiminin kentin sanat-kültür hayatına farklı bir katmandan dahil olmasını sağladığını da ekliyor. Yine de her şey o kadar tos pembe değil: “İlk rahatsızlıklarımdan biri, ‘kabul görmek’ meselesinin hangi temsiliyet beklentileriyle çerçevelendiğiyle ilgiliydi. ‘Göçmen’ lafı bir kere sanatçının önüne sıfat olarak koyulagörsün, sanatçı rüştünü ispat edene kadar bütün pratiği kolayca bir kimlik siyasetine eklemlenerek belirlenebiliyor ve fon ve dolaşım sistemi de ‘aman, sen kendi alanın dışına çıkma’ demeyi pek seviyor.”  

Bunlara bir de kültür alanına aktarılan kaynakların kesilmesi eklendiğinde kültür alanının giderek daha dar, daha rekabetçi ve daha güvencesiz bir emek rejimine dönüştüğüne değinen Sarıyıldız “Böyle bir ortamda sanatçıların sanatçı olarak kalabilmesi zorlaşıyor” diye ekliyor.    

Sanatçıya göre yeni gelecekler için de, hâlihazırda burada olanlar için de süreç çok daha zor olacak.

Berlin’de yaşayan Zeynep Dadak ise başka sorunlara dikkat çekiyor; “Almanya’daki ‘kapı tutma’ sistemi çok büyük bir sorun, demokratik bir fonlama sisteminin işlediğini düşünmüyorum. Burada da bir nepotizm sorunu var” diye başlıyor söze. Kırk yıldır orada yaşayanlara hâlâ yabancı muamelesi yapıldığını ve hep belirli tür hikayeleri anlatmalarının dayatıldığını söyleyen Dadak durumu şöyle özetliyor: “Bizlerin, bir tek Türkiye’den gelenlerden bahsetmiyorum; ne yapmak istediğini henüz anlayabilmiş değiller. İsviçreli ya da Kanadalı değilseniz, kendi ülkenizden para getiremiyorsanız, burada film yapmak da çok zor. 7 yıldır yeni filmim ‘Uyku Kampı’nın finansmanını toparlamaya çalışıyoruz; mekanlarından, oyuncusuna her şey hazır, ama sete çıkabilmek için neyi beklediğinizi de tam bilmeden hep bekliyoruz.”   

TÜRKİYE İLE BAĞLAR NASIL?

Bütün bu değişim içinde Türkiye nerede duruyor? Burası ile bağlar devam ediyor mu? Gittikleri yerlerle Türkiye’deki sanat pratikleri arasında bağ kurabiliyorlar mı? Görüşlerine başvurduğumuz sanatçıların hepsi bir biçimde bu bağı canlı tutmaya çalışıyor.

Bengü Gün, “Bugün Türkiye’deki güncel sanat pratiği ile İngiltere’deki çalışmalarım arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir temsil meselesi olarak değil, karşılıklı bir çeviri ve aracılık alanı olarak kurguluyorum. Şirketim DiaEterna üzerinden geliştirdiğim projelerde de bu ilişki çok belirgin. Türkiye’deki kültürel hafıza, kolektif deneyimler ve görsel kültür benim için hâlâ güçlü referans noktaları. Ancak bunları nostaljik bir yerden değil, çağdaş, deneyimsel ve uluslararası bir dille ele almaya çalışıyorum” sözleriyle anlatıyor çalışmalarını.

“Türkiye’de görünmüyorsanız ve bir de gitmişseniz, geri dönüp üretme ihtimaliniz de zamanla unutuluyor” sözleriyle giriyor konuya Dicle Doğan, yine de 2024-2025 sezonunda “Drakula” ve “Cehennem Çiçeği” yapımlarında koreograf olarak yer aldığını aktarıyor. Şu sıralar da ise İzmir Fringe Festivali’nin sanat direktörlüğünü yürütüyor. “Portekiz’de çok değerli sanatçılarla çalışma pratikleri geliştirdim. Kendi yaşam pratiklerimi sanatla buluştururken bu deneyimleri Türkiye’ye de taşımak istiyorum” diye devam eden Doğan, Türkiye’de uzun süreli ve kalıcı bir varlık kurabileceği konusunda ise umutsuz. Kendisini ne mevcut sunum biçimlerine ne de kültürel yapının bugünkü hâline ait hissetmediğini ifade eden sanatçı “Değişen seyirci kitlesi, sahneleme biçimleri ve genel kültürel atmosfer benim için geride kalmış, biraz da hüzünlü bir yere dönüştü” şeklinde bitiriyor sözlerini.

Türkiye ile ilişkisini sıcak tutmaya çaba harcadığını belirten Özlem Sarıyıldız bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Elbette özlemle, oradan nefes alma isteğiyle ilgisi var ama Türkiye’yle ilişkimi canlı tutmak istememin asıl nedeni, politik ya da sanatsal özneliklerimin çok uzun süre orada kurulmuş olması.” Zaman zaman Türkiye’de sergilere katılan sanatçı bazı işlerinin Türkiye’deki politik ve toplumsal hafızayla ilişkili olduğunu hatırlatıyor ve ekliyor; “Burada yaşadıkça, Almanya’daki göç, hafıza, temsil, ırkçılık, anma kültürü, kültür politikaları, sansür ve diasporik hayat da benim için öznel meseleler hâline geldi. Yani bugün üretimlerim ne yalnızca Türkiye’den ne de yalnızca Almanya’dan konuşuyor.”  

Zeynep Dadak da Türkiye’de çalışmaya devam ediyor. “Hayatımda hiçbir zaman kendimi tek bir yere ait hissetmedim. Farklı dillerle, mekânlarla ve yeni insanlarla kurulan ilişkilerin sağaltıcı gücüne inanıyorum. Şimdilik bu iki ülkeli hayatı kurabildim. Bunun için çok çalıştım. İlham aldığım insanlarla birlikte üretmeye devam edebildiğim her an benim için çok eşsiz, çok kıymetli” diyen Dadak, iki ülkede aynı anda tutunabilmenin zorluğuna dikkat çekiyor. Bazen çok fazla iş yapmak durumunda kalan yönetmen yine de bütün bunların birbirini tamamlayan üretim pratikleri olduğunu düşünüyor. Bir de temennisi var: “Daha çok film yapabilmemizin mümkün olduğu bir dünya olsa keşke”

Erol Mintaş’ın ilişkisi de filmler üzerinden devam ediyor. Eski filmleri çeşitli platform ve merkezlerde gösterilmeye devam ediyor. Şimdi yeni filmi “Yeryüzü Şarkısı” ile Türkiyeli sinema severlerle yeniden bağ kurmaya hazırlandığını ve bunun heyecanını taşıdığını aktarıyor.

GÖÇ BİR SON MU BAŞLANGIÇ MI

Peki ‘göç’ten geriye kalan nedir son tahlilde? Özlem Sarıyıldız, göçün kendisine yalnızca yeni konular ya da yeni ilişkiler açmadığını, üretim formlarını da yeniden düşünmesine vesile olduğunu aktarıyor; “Bu yüzden benim için göç, aynı zamanda formların yeniden düzenlenmesi, bir bakıma kendi pratiğimin ertelenmiş bazı damarlarını yeniden fark etmek anlamına da geldi.”

Bengü Gün için göç deneyimi yalnızca kayıp ya da başlangıç hikâyesi değil, daha çok katmanlı bir yeniden konumlanma süreci. Onun için bir ülkeden diğerine taşınan bir kariyer hikayesinden çok farklı coğrafyalar arasında bilgi, ilişki ve üretim biçimlerinin nasıl dolaşıma girdiği daha önemli…

Göç deneyimini hafife almaması gerektiğini çok iyi öğrendiğini ifade ediyor Dicle Doğan. Hayata sıfırdan başlamanın, konfordan, arkadaşlardan, meslekten ve olanaklardan vazgeçmenin bir yandan özgürleştirirken, diğer yandan yalnızlaştırdığını dile getiren Doğan şöyle bitiriyor sözlerini: “Bazen kendime şu soruyu soruyorum: Türkiye beni, tek başına yürüyerek seyahat eden bir kadın olarak, sahnede çıplaklığı araştıran, avangart işler üretmek isteyen bir sanatçı olarak gerçekten ne zaman sahiplendi ki? Belki de göçün en tuhaf tarafı bu. İnsan bazen terk ettiğini düşündüğü yerin onu ne kadar sahiplenmiş olduğunu değil, aslında ne kadar az sahiplenmiş olduğunu fark ediyor.”

Türkiye’de sinema sektöründeki cinsiyet eşitsizliğini hatırlatan Zeynep Dadak buna bir de Almanya’da ‘göçmen sinemacı’ olmanın zorluklarının eklendiğini söylüyor. Yine de kendi hikayesinin kendisini için çok önemli olduğuna işaret ediyor ve ekliyor: “Toplamda göçmenlik zaten, insanın yakın çevresini, ilişkilerini, dayanışma ağlarını gözden geçirmesine izin veren müthiş bir deneyim. Hem çok acı verici, hem de çok zihin açıcı.”

 

Editörden not: *CİMER üzerinden Turizm ve Kültür Bakanlığı’na yurt dışına göçen sanatçılarla ilgili bir çalışma olup olmadığını sorduk, yanıt TÜİK’e bakmamız gerektiği şeklindeydi. TÜİK’in sanatçılara dair ayrı bir çalışması yok, genel beyin göçü araştırmalarında ise ya başka başlıkların altında ya da ‘diğer’ seçeneğinde konumlandırılıyor göç eden sanatçılar.

 

 

ETİKETLER