Kekemeler Derneği tarafından Dikili Güneş Tatil Köyü’nde düzenlenen Türkiye’nin ilk Kekemelik Yaz Kampı, yaklaşık 50 kekemeliği olan bireyi; dil ve konuşma terapistleri, öğrenciler, aileler ve gönüllülerle bir araya getirdi. Üç gün boyunca kekemelik üzerine seminerlerin yanı sıra sanat, drama, yoga, dans, spor, karaoke ve ‘Söz Sende’ adlı açık mikrofon etkinliği gerçekleştirildi. Ancak kampın asıl hikâyesi programın başlıklarından çok, katılımcıların üç gün boyunca kendi sesleriyle kurduğu ilişkide saklıydı.
Katılımcılar kekemeliklerini saklamadan konuştu, sahneye çıktı, dans etti, resim yaptı, şarkı söyledi ve birbirlerinin sözünü tamamlamadan dinledi.
ÜÇ GÜNDE DEĞİŞEN SORU
Kekemeliğin günlük yaşam üzerindeki etkisi, yalnızca duyulan tekrarlar ve bloklardan ibaret değil. Uzman Doktor Diyar Zorlu, asıl meselenin kişinin söylemek istediğini söyleyip söyleyememesi ve iletişime ne ölçüde katılabildiği olduğunu ifade etti.
Kahve sipariş etmekten telefonda kendi adını söylemeye, toplu taşımada ineceği durağı belirtmekten iş görüşmesine, sınıfta söz almaktan yeni biriyle tanışmaya kadar sıradan görünen pek çok durum, kekemeliği olan bir kişi için “Ya kekelersem?” düşüncesiyle birlikte farklı bir anlam kazanabiliyor.
Zorlu’ya göre konuşma korkusu ile konuşma güçlüğü birbirini besleyebiliyor. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler, konuşmadan önce kaygıyı artırırken; kelime değiştirme, konuşmayı bırakma ya da bazı ortamlardan kaçınma sonucunu doğurabiliyor. Böylece kekelememeye çalışmak, kimi zaman kekemeliğin kendisinden daha yorucu hale geliyor.

Dil ve Konuşma Terapisti Doktor Ayhan Çağlayan da kekemeliğin yalnızca dışarıdan duyulan konuşma akıcılığı üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini anlattı. Çağlayan’a göre bir kişinin ne kadar kekelediği, kekemelikten ne ölçüde etkilendiğini her zaman göstermiyor. Asıl önemli olan, kişinin kekeleyeceğini düşündüğünde ne yaptığı ve kekemelik nedeniyle neleri söylemekten ya da yapmaktan vazgeçtiği. Çünkü kişi bazen söylemek istediği halde ‘kekelerim’ diye vazgeçebiliyor; telefon etmek yerine mesaj atabiliyor ya da cevabı bildiği halde söz almaktan kaçınabiliyor.
‘İÇİME KAPANIP, KENDİ DÜNYAMA ÇEKİLİYORDUM’
Kampın katılımcılarından Enes Rıdvan Ecirci için ise üç günün en çarpıcı tarafı, yıllardır zihninde taşıdığı sorunun cevabını ilk kez bu kadar net görebilmek oldu.
“Kendimi bildim bileli kekemeyim” diyen Ecirci, çocukluk yıllarında zorlandığı konuşma deneyimleri nedeniyle içine kapanıp kendi dünyasına çekilmiş. Ancak kampta konuşmasını değiştirmeye çalışmadı. Çünkü ilk kez çevresindeki insanların tamamı onun yaşadığı deneyime aşinaydı.
Ecirci, kekelemeden konuşmaya çalışmayı “mayın tarlasında yürümek” olarak tanımlıyor. Sözcükleri değiştirmek, şakaları içinde tutmak, fikirlerini saklamak ve yeni ilişkiler kurmaktan geri durmak zamanla bu çabanın bedellerinden bazıları olmuş.
Kampın ilk günündeki tanışma anı ise onun için yıllardır hayalini kurduğu bir görüntüydü: ‘Herkesin kendisini tanıtırken kekelemesi’…
Enes Rıdvan Ecirci, çocukken hayal ettiği bu ‘ütopyayı’ ilk kez karşısında gördüğünü ve bu anın kendisini derinden etkilediğini söyledi.
‘BAŞKALARININ NE DÜŞÜNDÜĞÜNE ESKİSİ KADAR TAKILMIYORUM’
Şahin İnan, kekemeliğini ilk kez altı yaşında fark etmiş. Asıl farkındalık ise ilkokulda arkadaşlarının gülmesiyle gelmiş. Zamanla insanların tepkilerinden kaçınmak için kendisini saklamaya, yeni şeyler denememeye ve konuşmadan önce ‘kesin kekeleyeceğim’ düşüncesine odaklanmaya başlamış.
Bugün ise kekemeliğiyle ilişkisinin değiştiğini söylüyor. Başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine eskisi kadar takılmadığını, hatta kekemeliğiyle arasındaki ilişkiyi mizahla da kurabildiğini anlatıyor.
‘KEKEMELİĞİM BENİM EN GÜZEL RENGİM’
Beş yaşından beri kekemeliği olan Ayşan Sönmez’in çocukluğu ise katılmak istediği törenler, gösteriler ve tiyatro etkinliklerinden uzak durmakla geçmiş. Sonraki yıllarda terapi ve Kekemeler Derneği aracılığıyla bu hayallerine yeniden yaklaşabilmiş.
Kekemeliğiyle ilişkisini bugün tamamen farklı bir yerde görüyor: “Kekemeliğim benim en güzel rengim.”
Deniz Sönmez de kampın ilk akşamında kendisiyle ilgili önemli bir şeyi fark ettiğini aktardı; Aslında düşündüğünden çok daha sosyaldi.

BİR KELİMEDEN BİR FIRSATA: KAÇINMANIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ
Kekemeliğin görünmeyen etkilerinden biri de kişinin söylemek istediği kelimeyi değiştirmesiyle başlıyor. Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Diyar Zorlu, bu sürecin, tek tek kelimelerden kaçınmaktan belirli insanlardan, ortamlardan ve fırsatlardan kaçınmaya kadar ilerleyebildiğine dikkat çekti.
Ali Eren Yalman bu süreci kendi hayatında yaşamış. Kekemeliğini kabul etmekte zorlandığı dönemlerde internette gördüğü pek çok yöntemi denemiş, kendi ifadesiyle ‘normal’ konuşmaya çalışmış ve çeşitli tekniklerle konuşmasını daha akıcı hale getirmeye uğraşmış. Kekemelik bugün hâlâ ‘en sevdiği özellik’ değil, ancak bedeninin ve benliğinin bir parçası olduğunu kabul ediyor.
Öğretmenlik eğitimi alan Yalman, yaşadıklarının kendi öğrencilerine yaklaşımını etkilediğini ve aynı deneyimleri onların yaşamasını istemediğini belirtiyor.
Deniz Sönmez’in yaşadığı deneyimler de kekemeliğin eğitim hayatında nasıl görünmez bir sınıra dönüşebildiğini gösteriyor. Hukuk fakültesinde bildiği halde cevap veremediği çok sayıda soru olduğunu anlatan Sönmez, üniversitenin ilk haftasında bir öğretim üyesinin uzun süre konuşmakta zorlandığı bir anda kendisine “Konuşmak zorunda değilsiniz” demesini unutamıyor.
İkinci sınıfta ise benzer bir durumda tamamen farklı bir tabloyla karşılaşmış. Uzun süre konuşmasını bekleyen öğretim üyesi ve sınıf arkadaşları, cevabını sabırla dinlemiş. Cevabı yanlış olmasına rağmen öğretim üyesinin omzuna dokunarak onu takdir etmesi, Sönmez için iki farklı yaklaşım arasındaki farkı gösteren unutulmaz bir deneyim olmuş.
Kekemeliğin günlük yaşamda yarattığı engeller bazen çok daha sıradan anlarda ortaya çıkıyor. Deniz Sönmez, otobüste ineceği durağı söyleyemediği için birkaç durak erken ya da geç indiği zamanları hatırlıyor.
KEKEMELİĞİ OLANLAR EŞİT VE ADİL FIRSATLAR İSTİYOR
Kekemeliğin eğitim ve çalışma hayatındaki etkisi, yalnızca kişinin kendisini geri çekmesiyle sınırlı değil. İş görüşmelerinde kekemeliği olan kişilerin yetersiz görülmesi sıklıkla karşılaşılan bir durum.
Örneğin Şahin İnan, bir iş görüşmesinde yaşadığı kekemelik nedeniyle işverenin kendisini yabancı sanması üzerine İngilizce bilen bir çalışan çağrılmış. Şahin’in “Türkçe biliyorum…” diyerek yaşadığı an, kekemeliğin kişinin bilgisi, yetkinliği ya da ne söylemek istediği üzerinden değil, konuşma biçimi üzerinden değerlendirilebildiğini gösteriyor.
Kekemeler Derneği Başkanı Özüm Alemdar da, istihdam alanındaki ayrımcılığın derneğin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri olduğunu söyledi.
Öte yandan Türkiye’de kekemelik nedeniyle engellilik sağlık kurulu raporu alınabilse de, belirlenen oranların engelli istihdamından yararlanmak için gereken yüzde 40 seviyesine ulaşmaması, kekeleyen bireylerin engelli istihdamı kapsamındaki kota ve hakların dışında kalmasına yol açıyor. Bu nedenle bireyler hem istihdam alanındaki haklardan yararlanmakta güçlük çekiyor hem de kekemelikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalabiliyor.
NE YAPMALI?
Alemdar’ın temel çağrısı ise konuşmayı değiştirmekten çok dinleme biçimini değiştirmek.
- Kekemeliği olan kişinin cümlesini tamamlamamak,
- Acele ettirmemek, göz temasını kesmemek ve “sakin ol”, “yavaş konuş”, “nefes al” gibi müdahalelerden kaçınmak Alemdar’ın sıraladığı temel yaklaşımlar arasında. Alemdar’a göre mesele, kişinin söyleyecek bir şeyinin olup olmaması değil; söyleyeceklerini kendi sesiyle ifade edebilmesi.
ÖN YARGILAR
Kampta bir araya gelen insanların hikâyeleri birbirinden farklıydı. Ancak ortak duygular kısa sürede ortaya çıktı.
Kamp katılımcılarından Ziraat Mühendisi Mert Kurkaç’ın değiştirilmesini istediği en temel önyargılardan biri, kekemeliği olan kişinin ne söyleyeceğini bilmediği ya da kendisini ifade edemediği düşüncesi. Saha satışında çalışan ve sürekli insanlarla iletişim halinde olan Kurkaç, kekemeliğin iletişim kurmasına, çalışmasına ya da hedeflerinin peşinden gitmesine engel olmadığını söyledi.
Ufuk Coşkun’un değiştirilmesini istediği önyargı ise kekemeliği olan kişilerin daha az zeki olduğu düşüncesi. Coşkun, özgüven eksikliğinin de kekemeliğin doğrudan sonucu olarak görülmemesi gerektiğini söylüyor. Ona göre çoğu zaman sorun, kekemeliğin kendisinden çok insanların verdiği tepkilerin zaman içinde yarattığı utanma ve geri çekilme duygusunda ortaya çıkıyor.
KONUŞMANIN BİÇİMİ Mİ, SÖYLENEN Mİ?
Kampta düzenlenen seminerlerde kekemeliğin yalnızca konuşmanın biçimi üzerinden değerlendirilmemesi gerektiği de ele alındı.
Doç. Dr. Ramazan Sertan Özdemir, ‘iyi konuşma’ ile kendini ifade etme arasındaki farkı, bir paket ve paketin içindeki içerik üzerinden açıkladı. Özdemir’e göre iyi konuşma; artikülasyon, doğru kelime seçimi, akıcılık ve ton gibi biçimsel özellikleri kapsarken, kendini ifade etmek kişinin zihnindekini karşı tarafa eksiltmeden aktarabilmesiyle ilgili. Dolayısıyla konuşmanın biçiminde güçlük yaşayan bir kişinin, düşüncelerini eksiksiz ve açık biçimde ifade edemeyeceği sonucu çıkarılamaz.
Dr. Halil Tayyip Uysal ise “kekemelikle iyi geçinmeyi”, konuşma sırasında yaşanan içsel direnci azaltmak ve kişinin konuşma anında kekemeliğiyle sürekli mücadele etmek yerine iletişime odaklanabilmesi olarak tarif etti.
Sürekli kontrol etme ve düzeltme çabasının bilişsel yükü, bedensel gerginliği ve kaygıyı artırabileceğini belirten Uysal’a göre kabul, kekemeliği ortadan kaldırmaya çalışmak değil; kişinin kekemeliğiyle birlikte iletişim kurabilmesine alan açmak anlamına geliyor. Bu yaklaşımda amaç hayatı akıcı konuşabilmek için küçültmek değil, kekemeliğimle birlikte yapılmak istenenleri çoğaltmak.
Bu noktada Dr. Ayhan Çağlayan’ın vurgusu da önemli: “Kekemelik, kişinin söyleyeceklerinin değerini azaltmaz.” Ona göre konuşmanın akıcı olmaması, kişinin iletişiminin eksik olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle değerlendirilmesi gereken, yalnızca konuşmanın nasıl duyulduğu değil, kişinin ne söylemek istediği ve kendisini ne ölçüde ifade edebildiği.
KEKEMELİĞE DEĞİL, DİNLENME BİÇİMİMİZE BAKMALIYIZ
Kekemeliğin ne olduğuna ilişkin yanlış inanışlar da kamp boyunca gündeme geldi.
Uzm. Dkt. Diyar Zorlu, kekemeliğin yalnızca duyulan tekrarlar ve bloklardan ibaret olmadığını; kişinin kelime değiştirmesi, konuşmaktan vazgeçmesi veya bazı iletişim ortamlarından uzak durmasının da değerlendirilmesi gerektiğini anlattı.
Kekemeliğin heyecan, stres ya da yanlış nefes alma nedeniyle ortaya çıktığı yönündeki inanışların da sorunlu olduğunu söyleyen Zorlu, bu etkenlerin konuşmanın görünümünü etkileyebilse de kekemeliğin nedeni olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı.
Çağlayan’a göre kekemeliğin nasıl deneyimlendiğinde çevrenin tepkisinin de önemli bir payı var. “Yavaş konuş”, “nefes al”, “sakin ol”, “bir daha söyle” ya da “heyecanlanma” gibi iyi niyetli müdahaleler, kişiye konuşmasında düzeltilmesi gereken bir şey olduğu mesajını verebiliyor. Kelimesini tamamlamak, cümlesini onun yerine bitirmek ya da takıldığında hemen yardım etmeye çalışmak da benzer biçimde konuşma üzerindeki baskıyı artırabiliyor.
Uzun süre bu tür tepkilerle karşılaşan kişiler zamanla konuşmalarını daha fazla kontrol etmeye başlayabiliyor. “Takılmamalıyım”, “çabuk bitirmeliyim” ya da “karşımdakini bekletmemeliyim” düşünceleri, konuşmanın üzerine yeni bir performans baskısı ekleyebiliyor. Çağlayan’a göre dinleyicinin yapması gereken ise konuşmayı düzeltmeye çalışmak değil, kişinin söylediği şeye odaklanmak ve kekemelik anını olağan bir iletişim anı olarak karşılamak.
Çağlayan, toplumsal değişimin de kişiyi daha akıcı hale getirmeye çalışmaktan önce başlaması gerektiğini düşünüyor. Ona göre kekemeliğin de var olabildiği, kişinin konuşmasını saklamak veya değiştirmek zorunda hissetmediği bir iletişim ortamı oluşturulması gerekiyor.
Özüm Alemdar ise toplumdaki “düzeltme” refleksinin kendisinin de bir baskıya dönüşebildiğine dikkat çekti.
Bunun yerine yapılması gereken ise kişinin sözünü kesmeden dinlemek ve konuşması için ihtiyaç duyduğu zamanı tanımak. Çünkü kekemeliği olan insanların anlatacakları şeyler, konuşma biçimlerinden daha büyük.
Üç günlük kampın sonunda katılımcıların anlattığı değişim, kekemeliğin ortadan kalkmasıyla ilgili değildi. Üç gün boyunca Dikili’de yaşanan deneyimin ortak cümlesi bu nedenle “Artık kekelemiyorum” olmadı. Tam tersine, katılımcıların anlattıkları başka bir yere işaret etti:
Kekelesem de konuşabilirim… Kekelesem de kendimi ifade edebilirim… Kekelesem de hayatın içinde var olabilirim.
Ve belki de kampın en güçlü mesajı, kekemeliği olan insanların toplumdan kaçması değil, toplumun onların konuşmasına gerçekten alan açması gerektiğiydi.



