Antalya, Kasım 2026’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak. Zirveye giden süreçte Türkiye’nin iklim politikalarının nasıl şekillendiği, özellikle de merkezi yönetim ile büyükşehir belediyeleri arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu yeniden tartışılıyor.
Bir yanda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın hazırladığı ulusal iklim uyum stratejisi, diğer yanda ise İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin kendi ölçeklerinde hazırladığı iklim planları bulunuyor. Ancak bu belgeler birlikte incelendiğinde, merkezi yönetim ile yerel yönetimlerin iklim krizine karşı ortak bir plan doğrultusunda hareket ettiğini söylemek zor.
KRİZ AYNI PLANLAR FARKLI
Bakanlığın yayımladığı 2024–2030 İklim Değişikliğine Uyum Stratejisi ve Eylem Planı, Türkiye’nin iklim değişikliğinin etkilerine karşı hazırlık çerçevesini ortaya koyuyor. Plan, su kaynakları, tarım, enerji, şehirler ve afet riskleri gibi birçok alanda uyum politikalarının geliştirilmesi iddiasını içeriyor.
Belgede ayrıca tüm illerde yerel iklim değişikliği eylem planlarının hazırlanması gerektiği vurgulanıyor ve merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında koordinasyon ihtiyacına dikkat çekiliyor. Ancak plan incelendiğinde belediyelerle birlikte yürütülecek şehir bazlı ortak projeler ya da uygulama takvimleri ayrıntılı biçimde ortaya konmuyor.
Finansman tarafında da benzer bir durum söz konusu. Plan, iklim eylemleri için yeni finansman araçlarının geliştirilmesi gerektiğini kabul ediyor. Ancak belediyelerin bu süreçte nasıl destekleneceğine dair doğrudan bir finansman mekanizması ayrıntılı biçimde tanımlanmıyor.
ÜÇ BÜYÜKŞEHİRİN İKLİM HEDEFLERİ
Türkiye’nin üç büyük metropolü olan İstanbul, Ankara ve İzmir’in de geçmiş yıllarda hazırladıkları kendi iklim planları var. Ancak bu planların hazırlanma tarihleri, hedefleri ve uygulama araçları hem birbirinden hem de bakanlığın planından farklı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2021 tarihli İklim Değişikliği Eylem Planı, kentin 2050 yılına kadar karbon nötr olmasını ve 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarında yüzde 52 azaltım sağlanmasını hedefliyor. Plan, ulaşım, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve atık yönetimi gibi alanlarda emisyon azaltımı öngörürken, aynı zamanda sıcak hava dalgaları, su stresi ve sel risklerine karşı uyum politikalarını da içeriyor.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı Yerel İklim Değişikliği Eylem Planı ise Ankara’da ilk kez hazırlanan kapsamlı bir belge. Plan, kentteki sera gazı envanterini ortaya koyarken özellikle binalardan kaynaklanan emisyonlara dikkat çekiyor. Bu nedenle enerji verimliliği, toplu taşıma ve yeşil alanların artırılması gibi başlıklar Ankara planında öne çıkıyor. ‘Park et–devam et’ uygulamaları, bisiklet yolları ve özel araç kullanımını azaltmaya yönelik başlıklar yer alıyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı (SECAP) ise Avrupa’daki Belediye Başkanları Sözleşmesi metodolojisine dayanıyor. Plan, 2030 yılına kadar en az yüzde 40 karbon emisyonu azaltımı öngörüyor. İklim değişikliğine uyum konusunda da kent ölçeğinde çeşitli önlemler sıralanıyor.
Her üç planın da hazırlanma süreçleri incelendiğinde, merkezi yönetimle ortak bir planlama mekanizmasının nasıl işleyeceğine dair ayrıntılı çerçeve görülmüyor. Başka bir ifadeyle, ortada dört belge var ama ortak masa yok. Yöntemleri, hedef yılları ve öncelikleri farklı. Bu nedenle sorun, planların birbirine açıkça ters düşmesinden çok, birbirine eklemlenememesinden ortaya çıkıyor. Belediyeler kendi ölçeklerinde azaltım hedefleri belirliyor; bakanlık ise ulusal ölçekte bir uyum çerçevesi sunuyor.
YERELLER FİNANSMANI NASIL SAĞLIYOR?
Belediyelerin iklim planlarında öne çıkan başlıklardan biri de finansman. İstanbul planında iklim eylemlerinin yetersiz finansal kaynaklar nedeniyle sınırlanabileceği ve bazı öncelikli eylemler için gerekli finansmanın ayrıca netleştirilmesi gerektiği belirtiliyor.
İzmir planında ise SECAP sürecinin Avrupa Birliği IPA fonu ile finanse edildiği ve EBRD tarafından desteklendiği, bazı eylemler için de belediye bütçeleri, hibeler ve araştırma projelerinin finansman seçenekleri arasında yer aldığı görülüyor.
Sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı raporlar da bu bakımdan dikkat çekici. Fosil Yakıtların Ötesi Ağı ve İklim İçin 350 Derneği, Türkiye’deki 30 büyükşehir belediyesinin 2025-2029 stratejik planlarını enerji dönüşümü bağlamında inceledi. Raporda, belediyelerin sıklıkla dile getirdiği şebeke bağlantısı, finansmana erişim, mevzuatın sıklıkla değişmesi, bürokratik engeller gibi sorunların merkezi hükümetin desteğiyle çözülebileceğine dikkat çekilerek, enerji dönüşümünde yerel ve merkezi işbirliğinin önemi vurgulanıyor.
Raporda ayrıca belediyelerin enerji dönüşümüne ilişkin hedeflerinin çoğu zaman kentlerin gerçek potansiyelinin gerisinde kaldığına dikkat çekiliyor. Birçok belediyenin stratejik planlarında yenilenebilir enerji projelerine yer verdiği görülse de, bu projelerin büyük bölümü güneş enerjisi santrallerinin kurulmasına odaklanıyor. Üstelik bu yatırımların önemli bir kısmı belediye hizmet binalarının çatılarına kurulacak küçük ölçekli sistemlerle sınırlı kalıyor.
VARDAR: BİR TÜR SOĞUK SAVAŞ
İklim kriziyle mücadeleye odaklanan YUVA Derneği Kurucu Direktörü Erdem Vardar, Türkiye’de iklim politikalarında merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki işbirliğinin sınırlı olmasından şikayetçi. İlişkiyi zaman zaman ‘bir tür soğuk savaş’ olarak tanımlıyor.
Merkezi yönetimin yerel yönetimlerle güçlü bir ortaklık kurmadığını belirten Vardar, “Merkezi yönetim şu ana kadar en azından böyle bir işbirliğine gidip de ‘bu işi beraber çözelim’ demiş değil” dedi. Vardar ayrıca belediyelerin iklim projelerinde finansman konusunda da sınırlı imkânlara sahip olduğunu belirtiyor.
COP31’E GİDERKEN ASIL SORU…
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapacak olması, iklim politikalarını uluslararası gündemin merkezine taşıyacak. Ancak uzmanlara göre asıl mesele yalnızca uluslararası zirveler değil, ülkedeki iklim yönetişiminin nasıl işlediği.
Bugün Türkiye’de hem merkezi yönetim hem de büyükşehir belediyeleri iklim krizine karşı planlar hazırlamış durumda. Ancak bu planların ne ölçüde birlikte çalıştığı, finansmanın nasıl sağlanacağı ve sorumluluğun nasıl paylaşılacağı hâlâ net değil.
COP31’e giderken Türkiye açısından temel soru da burada ortaya çıkıyor: Merkezi yönetim ile yerel yönetimler iklim krizine karşı ortak bir yol haritası oluşturabilecek mi, yoksa finansman ve koordinasyon eksikliği nedeniyle planlar kağıt üzerinde mi kalacak?
