“Gece 11’de işe başlıyordum. Sabah 06:30’da vardiyayı diğer arkadaşlara devredecektim. Kullandığım makineyi vardiya değişimi öncesi temizlemem gerekiyordu. Ancak makineleri kapatmamız yasaktı. Telle dolduğu için basınçlı havayla temizliyorduk. İnce bir demir vardı, ona bağladım basınçlı havayı. O sırada işte nasıl oldu anlamadan elimi kaptırdım. Gözümü açtığımda elim makinenin içindeydi… İşçi arkadaşlarım söyledi; elimin parçalarını bulmuşlar, bir kısmını makinenin içinde, bir kısmını bahçede. Bahçedeki çiçekliğe gömmüşler… Kaza geçirdiğimde sigortam yoktu. Hastanedeyken, ‘çocuklarım var, ne yapacağım?’ diye düşünüyorum. Dedim bir an evvel iyileşmem lazım… 67 gün hastanede yattım, 14 ameliyat oldum…Kaybettiğim 4 parmağın bedeli olarak 210 bin lira tazminata hükmetti mahkeme. Kazanın üzerinden 10 sene geçti, işveren hâlâ ödemedi tazminatı.”
İşçi Mustafa Alkurt gibi Türkiye’de her yıl yüzlerce işçi üretim bantlarında, maden ocaklarında veya inşaat iskelelerinde vücudunun bir parçasını bırakıyor. Kaç işçinin uzuv kaybettiğini ise devlet doğrudan şantiyeyi, fabrikayı denetleyerek değil, işverenin bildirimleri üzerinden takip ediyor.
SÜREÇ İKİ AŞAMALI İŞLİYOR
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) mevzuatına göre, ‘iş kazası’ olduğunda işveren durumu üç iş günü içinde SGK’ye bildirmekle yükümlü. İşçinin götürüldüğü hastane de yaralanmayı kodlayıp, sisteme girmek zorunda. Ancak kağıt üzerindeki bu kural, uygulamada büyük bir açığa dönüşüyor. Çünkü SGK, hastane kayıtları ile işveren beyanlarını geriye dönük olarak eksiksiz eşleştirip denetlemiyor; kayıplar işverenin insafına kalıyor.
Bu denetimsizlik, özellikle sigortasız ve kayıt dışı çalışan işçiler için tam bir karanlık nokta. Çünkü onlar SGK sisteminde olmadıklar için verilere bile dahil olamıyor. Diğer yandan patronun baskısıyla şikâyetçi olmayan, ‘tazminatını verelim, iş verelim, ev alalım’ denilerek susturulan veya kopan eli dikildiği halde bir daha eski işini yapamayan yüzlerce işçi bu resmi istatistiklerin dışında kalıyor.
RAKAMLARDAKİ ÇELİŞKİ
Sistemdeki bu kopukluk, SGK’nin kendi yayımladığı tablolardaki çelişkide de görülüyor. Kurumun 2024 yıllığında, kazanın oluş şeklini anlatan ‘kol, el veya parmağın kopması/kesilmesi’ başlığı altında 2 bin 337 vaka kayıtlı. Ancak kalıcı sakatlığı ifade eden ‘travmatik ampütasyon’ tablosuna bakıldığında sayı 655’e düşüyor. Aradaki 1.682 işçinin kopan uzvuna ne oldu?
İş Güvenliği Uzmanı Deniz İpek, SGK’nin veri işlemedeki farkı şöyle açıklıyor:
“Kopan uzvun ameliyatla yerine dikilmesi, kopmanın tam değil kısmi olması ya da vakaların farklı biçimlerde kaydedilmesi bu farkın bir bölümünü açıklayabilir. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor. 1682 işçinin kaçı uzvunu tamamen kaybetti? Kaçının uzvu kurtarıldı? Kaçı başka yaralanma başlıkları altında değerlendirildi? Sorun tam da burada başlıyor. SGK yayımladığı istatistiklerde bu soruların yanıtını vermiyor. Bu nedenle ortada yalnızca sayılar arasındaki bir fark değil, aynı zamanda ciddi bir şeffaflık sorunu bulunuyor. İş kazalarının sayısını açıklayan ancak bu kazaların işçinin yaşamında ne tür kalıcı sonuçlar yarattığını göstermeyen bir veri sistemi, işçi sağlığı alanındaki gerçek tabloyu görmeyi zorlaştırıyor.”

Birleşik Metal-İş Sendikası İş Güvenliği Uzmanı Nuran Gülenç de, SGK’nin her yıl yayımladığı iş kazası rakamların gerçeği yansıtmadığı görüşünde:
“SGK istatistikleri kayıt dışı çalışanları kapsamıyor. İş kazası mı değil mi tartışmasının dava konusu olduğu olaylar da girmiyor kayıtlara. Kayıp günlü kazalar ya da ramak kala kazalar yansımayabiliyor. Birçok işyerinde kazalar bildirilmiyor, saklanıyor. Meslek hastalıklarında tablo daha da vahim. SGK verileri bize bir eğilimin göstergesi olabilir; ama sahadaki gerçek tabloyu vermez.”
‘PATRONUN FABRİKASI VARDI AMA TAZMİNATI ÖDEMEDİ, EVDE ÇALIŞAN TEK BENDİM’
Uzuv kayıplarıyla sonuçlanan iş kazaları, sanayi kentlerinde yoğunlaşmış durumda. İş kazalarının büyük çoğunluğu ise maliyetten kısmak için alınmayan güvenlik önlemleri nedeniyle aslında göz göre göre yaşanıyor. Hatta birçok fabrikada, üretim durmasın diye makine kapatılmadan temizlik-bakım çalışması yapılırken elini kolunu kaptıran işçiler var. Bu işçilerden biri de Gaziantep’te ikamet eden 56 yaşındaki Mustafa Alkurt.
Alkurt, 36 yıl tekstil işçisi olarak çalıştı. Tarak ustasıydı. Türkiye’nin makine halısı (toplam üretimin yüzde 85’ini karşılıyor) ve iplik üretiminin merkezi konumundaki Gaziantep’in Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Özmen İplik’te işe başlayalı henüz bir ay olmuştu ki ‘iş kazası’ geçirdi. Tazminat davası, ‘kazadan’ üç yıl sonra 2019’da sonuçlandı. Mahkeme, 210 bin TL tazminata karar verdi. Ancak patron, şirketi ve mal varlığını devrettiği için Alkurt hâlâ parasını alamadı. Kazanın üzerinden 10 yıl geçti. Patron yargılanmadı. Şirketinin başka bir isimle devam ettiği biliniyor.
İşçi Alkurt ise bugün 20 bin lira olan emekli aylığıyla dört kişiye bakmaya çalışıyor: “Aile şirketiydi, oğlu, kızı, gelini gelirdi. Ben hastanede yatarken fabrikanın adı değişti. Özmen İplik oldu Mavi İplik. Bir duyduk ki patron mal varlığını üzerinden atmış. Bir kuruş alamadım. Patron bizi yüzüstü bırakıp kaçtı. Çocuklarım okuyordu. Evde kimse çalışmıyordu. Patronun ise evi vardı, arabası vardı, fabrikası vardı ama hepsini devretti. Psikolojim bozulmuştu. Yolda giderken kendi kendime konuşuyordum.”
MAKİNE DURMASIN DİYE DÖRT PARMAĞINI KAYBETTİ
Kaza gününden başlayarak Alkurt’un hikayesine geri dönersek… Alkurt, gece vardiyasında çalışıyordu. Saat 23.00’te başlayan mesaisi sabah 06.30’a kadar sürüyordu. Vardiya değişimi öncesi makinenin temizliğini yapıyorlardı. Kullandıkları makineler en az 50 yıllıktı ve üretim durmasın diye temizlik yaparken kapatmaları yasaktı. Makineyi basınçlı hava hortumuyla temizlediği sırada elini kaptırdı. Eli makinenin içindeyken kendisi silindiri söktü, elini çıkarıp bir çuvala sardı.
‘CEHENNEMDEN GELDİM’
Alkurt, “Cehennemden geldim” dediği ‘kaza’ gününü şöyle anlatıyor:
“Telle dolduğu için makineyi basınçlı havayla temizliyorduk. İnce bir demir vardı ona bağladım havayı. O arada işte nasıl oldu anlamadan elimi kaptırdım. Gözümü açtığımda elim makinenin içindeydi. Tel patlamış, makine kilitlenmişti. Kilitlemezse beni tamamen içine çekerdi. Çalışanların çoğu Suriyeliydi. Bağırıp çağırıyorlar, korktular tabi. ‘Sakin olun’ dedim. Elim makinenin içindeyken anahtar istedim. Makinenin silindir kapağını sökerek elimi çıkarmaya çalıştım. Öbür arkadaştan da temiz çuval istedim. Silindiri çekince elim böyle sünmüştü, parçalanmıştı. Hemen temiz çuvala sardım elimi. Sonra kimliğimi telefonumu alın dedim.”

‘KAYITLARA İŞ KAZASI OLARAK GEÇİRMEYİN’
Alkurt, ambulans beklenmeden fabrikanın aracıyla özel bir hastaneye götürüldüğünü anlatıyor. Burada doktorların müdahale edemeyeceklerini söylemesi üzerine Özel Konukoğlu Hastanesi’ne sevk edilmiş:
“Ameliyata alınırken ‘İş kazası yazmayın’ dediklerini duydum. Kaynım kavga ederek ‘Nasıl iş kazası geçirmiyor? Adamın eli gitmiş!’ diye bağırdı. Sonra ifademi almaya polisler geldi. Anlattım, ‘böyle böyle oldu’ diye. Hastane polisleri tutanağa iş kazası yazdı.”
‘ELİMİN PARÇALARINI FABRİKA BAHÇESİNE GÖMMÜŞLER’
Alkurt’un kopan el parçalarının bir kısmı makinenin içinde, bir kısmı ise fabrikanın farklı noktalarında bulundu. İşçilerden biri daha sonra kendisine, bulunan parçaları fabrikanın bahçesindeki çiçekliğe gömdüklerini anlattı:
“İşçi arkadaşlarım elimin parçalarını bulmuşlar; bir kısmını makinenin içinde, bir kısmını bahçede… Bahçedeki çiçekliğe gömmüşler. Kaza geçirdiğimde sigortam yoktu. Geriye dönük yaptılar. Ondan dolayı işyerine idari para cezası kesildi.”
’14 AMELİYAT OLDUM’
Tedavi sürecinde 14 ameliyat geçirdi, 67 gün hastanede kaldı. Bu sürede, ölümle sonuçlanma riski olan enfeksiyon geçirdi:
“Can derdindeyim. Hastaneden muhasebe aradı, ödeme istiyorlar. Ameliyata gireceğim. Aradık, patronlar bir tek hastane masrafını verdi, bir de içeride kalan maaşımı… Enfeksiyon kapmıştım. Yoğun bakımdan çıkamayacağımı söylemişler. 10 günün sonunda Allah öldürmedi de çıktım. Elimi karnıma sokmuşlar. Doku tutsun diye artık. (Açıklama notu: Mikrocerrahide ve ağır el yaralanmalarında ‘karın flebi’ ya da ‘karına gömme’ diye halk arasında anlatılan bir yöntem kullanılır. El veya parmak, damar dolaşımı ve doku beslenmesi sağlansın diye bir süre karın bölgesine sabitlenir.) Yoğun bakımdan sonra sessizleştim, hastanenin içinde yürüyorum. Hanım dedi ‘ne oldu sana?’…’Ben cehennemden geldim’ dedim. Çocuklarım var. Ne yapacağım diye düşünüyorum. Dedim bir an evvel iyileşmem lazım. Öyle kendi kendime moral vermeye çalışıyordum.
Sonra zaten bitmedi ameliyatlar. Doktorlara da kesin atın, kurtulayım dedim. Çünkü her 2-3 günde bir operasyona giriyordum. Kolay değil. Buralar bacağımdan alınan parçalar… Patron birkaç sefer hastaneye geldi. Sen yat, sıkıntı etme dedi. Ama sonra zaten yapacağını yaptı.”

‘EVİMİ GEÇİNDİRİRKEN, YARDIMA MUHTAÇ DURUMA DÜŞTÜM’
Alkurt’un mücadelesi ameliyat masasında bitmedi. Tedavi sürerken bir yanda işverene karşı hukuk mücadelesi, diğer yanda geçim kaygısı başladı. Bu süreçte yardımlarla geçindi:
“Elim dondu mesela, hiç açılmıyor, dönmüyordu. Bunun için fizik tedaviye de gittim. Yani ne diyeyim… Pazar günü sekiz saat çalışırdım. Çoluğuma çocuğuma daha fazla faydam olsun diye. Ama bu olay olunca etrafın verdikleriyle yaşamak zorunda kaldık. Üç sene boyunca çevremden yardım yapıldı. Üç sene boyunca… Psikolojim öyle bozuldu ki… Ben evimi geçindirirken bir anda yardımlara muhtaç oldum. Çok yalnız kaldım. Bayramlar çok ağır geldi. İnsan bir elbise almak istiyor. Alamıyorsun. Çünkü anca karnını doyuruyorsun. Yani aklına meyve o bu gelmez, biz hiçbirini göremiyoruz.”
‘HER İŞ BAŞVURUMDA ‘TEK ELİN YOK, YAPAMAZSIN’ DEDİLER’
İş kazası yalnızca fabrikanın içinde yaşanan birkaç saniyeden ibaret değil. Uzuv kaybının ardından çalışma hayatına dönmek de ayrı bir mücadeleye dönüşüyor:
“İş bulamadım. Eksik birisine kim iş verir ki? Birkaç yere bekçilik için gittim. ‘Bir elin var, gece fabrikaya hırsız gelse tek elle ne yapacaksın?’ dediler. İŞKUR’a gittim. Onlar da pek önemsemedi. Süpürge tutsan saksıyı tutamazsın, saksıyı tutsan süpürgeyi tutamazsın dediler. Ben sana kâğıt vereyim dedi biri, git organize de dolan. Fabrikadan fabrikaya mesafe 2- 3 kilometre, yürüyerek gidiyordum. Ancak bir iş yerinden tanıdığın olacak ki seni alıp idare etsin. O da olmadığı için çevremizde… Yaş da geçti. 56 yaşına gelmişsin artık. Gençler dururken ben buna aynı maaşı niye vereyim diyor. Sağlam adam dururken, çürük, çolak adamı ne yapayım diyor. Bir şey olsa sakatız, sen niye bunu aldın diyecekler.”
Mustafa Alkurt bir yandan da uzun yıllar bürokrasi engelini aşmaya çalıştı. Kazadan sonra aldığı engelli raporları uzun süre yetersiz bulundu. Başparmağındaki yarım kayıp nedeniyle engellilik oranı yüzde 31 düştü, bu nedenle engelli statüsünden yararlanamadı. Yıllar süren itirazların ardından bileğindeki kaybın da hesaba katılmasıyla oran yükseldi ve emeklilik hakkı elde edebildi. Ama üç yıl boyunca maaş alamamıştı…
‘KIZIM EVLENECEK, 20 BİN LİRAYLA NE YAPABİLİRİM?’
Alkurt, bugün 20 bin lira emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyor. Aradan geçen yıllara rağmen işverenden herhangi bir tazminat alamadı. Geçim sıkıntısı tüm ağırlığıyla sürüyor:
“Bugüne kadar bir kuruş tazminat alamadım. Kızım gelin olacak, ev kuracak. Yirmi bin lira maaşla ne yapabilirim? Ceyran (elektrik), su, doğal gaz faturaları… Misafir geldiğinde kuru pilavı önüne koymaya utanıyorsun. Banka değiştirdim, promosyon parası için, biraz para gelsin diye. İşte böyle böyle yaşamaya çalışıyoruz.
Devletin işçisine sahip çıkması lazım. Hastaneden çıkana kadar emekliliğinin çözülmesi lazım. Tazminatının belirlenmesi lazım. Allah’tan korkun. İnsan hem açlıkla mücadele ediyor hem hukuk mücadelesi veriyor. Zalimlik bu. Kimseye derdini anlatamıyorsun. Mahkeme sonuçlanana kadar kaçan kaçana. Para yok, iş yok. İş bulamamak zaten insanın en zoruna giden şey. Yaya yürüyordum, eve gidecek dolmuş param yoktu. Bu anlatılacak bir şey değil, yaşayan bilir.”
HAKİMLE YAŞANAN TARTIŞMA
Uzuv kaybıyla sonuçlanan yaralanma sürecinde işçiler sadece işveren tarafıyla mücadele etmiyor. Hastane raporundan SGK’ye, bilirkişiden mahkeme sürecine kadar uzanan zorlu bir yol, uzuv kaybını zamanla görünmez hale getiriyor. Avukat Tarık Alpdoğan, Antep’te uzun süredir ampütasyon geçirmiş işçilerin davalarına bakıyor. Alpdoğan, yargı süreçlerindeki zorluğu şöyle özetliyor:
“İç aksamları açık olan makinelerde daha çok uzuv kaybı yaşanıyor. Elini, kolunu kaptırıyor veya elbisesini, elbise kolu çekiyor makinenin içine. Bir dosyada hakimle bunun tartışmasını yaşamıştık. Hakim şunu soruyor işçiye: ‘Önünde bir makine var ve bu makine hareketli. Elini, kolunu kapabilir. Sen bunu öngörebiliyorsun. Elini bu makinenin içerisine niye uzatıyorsun?’ Oysa işverenlerin talimatıyla amirler işçilere ‘makineyi durdurmayacaksınız’ diyor.”
AVUKAT ALPDOĞAN: ŞİKAYET OLMAZSA DOSYA GENELLİKLE KAPANIR
İş kazalarında hukuki süreç üç koldan ilerliyor. Avukat Alpdoğan’ın aktardığına göre, şikâyet olmadığı takdirde dosyalar takipsizlik verilerek kapatılıyor:
“İlki cezai soruşturma: Savcılık ve kolluk kuvvetleri tarafından yürütülür. Olayın oluş şekli, tanık beyanları ve kusur durumuna dair bilirkişi incelemeleri yapılır. Türk Ceza Kanunu’nun 89. maddesi uyarınca ‘taksirle yaralama’ suçundan işlem yapılır; ancak işçi şikâyetçi olmazsa dosya genellikle kapanır.
İkincisi SGK süreci: İşverenin bildirimiyle başlar, iş göremezlik maaşı için SGK’ya müracaat edilir. İşçinin maluliyet oranı belirlenir; yüzde 10 ve üzerindeyse devlet işçiye sürekli iş göremezlik maaşı bağlar.
Üçüncüsü tazminat davası: İş mahkemesinde açılan bu davada işçinin yaşı, geliri ve kusur oranına göre maddi ve manevi tazminat hesaplanır. Sonuç olarak iş kazası dosyaları çok uzun sürüyor.”
SADECE SAĞLIK RAPORU TESPİTİ 4-5 YIL SÜRÜYOR
Alpdoğan’a göre iş kazası davalarının en kritik aşamalarından biri maluliyet raporları:
“Önce SGK’nin sağlık güvenlik merkezlerinden raporlar alınıyor. İşveren rapora ‘sakatlık oranı bu kadar yüksek değildir’ diye itiraz ederse dosya Yüksek Sağlık Kurulu’na gönderiliyor. Bu rapora da itiraz ederlerse İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gidiyor. Adli tıp raporuna itiraz gelirse ikinci üst adli tıp kuruluna gönderiliyor. Yani kişinin kolu gitmiş diyelim. Bir an önce tazminat hesaplanması ve hayata yeniden uyum gerekiyor. Ama sadece sağlık raporunun tespiti 4-5 yıl sürüyor. Bir müvekkilim 2011 yılında kaza geçirdi. Davayı 2012’de açtık. Sene olmuş 2026, bu adamın davası hâlâ devam ediyor. Kum ocağında çalışıyordu. Dinamit patlatıyorlar, o patlamanın etkisiyle kulağı sağır oluyor… Tekstil fabrikasında elini makineye kaptıran bir genç var, davasına baktığım… Plastik kalıp atölyesinde çalışırken elini kaybeden biri var. Şu an sadece baş parmağı kaldı. Avuç içi dahil dört parmağını makineye kaptırmış. Eli tekrar dikmişler ama el çalışmıyor, sinirler parçalanmış… Mahmut Avcu makarna fabrikasında çalışıyordu. 45’li yaşlardaydı. O da elini, dört parmağını kaptırmıştı. Kemikleri görünüyordu. Üstüne et alıp yapıştırmışlardı. Psikolojik olarak çok kötü etkilenmişti. Mahkemeye geldi bir gün. Baktım eli bezli. Üç seneden beri elini tamamen bezle kapatıyor. Bu adam mahkemede gözyaşı dökerek, ‘İnsanların elime
bakmasından utanıyorum’ dedi… Devam eden 6 dosya böyle, biten 10 dosya var.”
‘YERİNE GETİRİLMEYEN VAATLERLE İKNA EDİLEN İŞÇİLER OLUYOR’
İş kazalarının kayda geçmemesi için patronlar çeşitli girişimlerde de bulunuyor. Avukat Alpdoğan, bu durumlarda uzun bir hukuki süreçten bahsediyor:
“İşveren cezai ve idari sorumluluktan kaçmak için olayın iş kazası olarak kayıtlara geçmemesini sağlıyor. İşçinin bilinci kapalıysa, baygınsa yanındakilere ‘damdan düştü, merdivenden düştü’ deniliyor. Savaş Yıldız adlı müvekkilim Reyhan Halı Fabrikası’nda elini makineye kaptırmıştı. Üç parmağı ikinci boğumdan ampüte oluyor. Bu işçiye yolda ‘biz sana ev alırız, araba alırız’ deyip kandırıyorlar: ‘Sen yeter ki kazanın evde olduğunu söyle, motosikletimin zincirine kaptırdım de.’ Söylenildiği gibi yapıyor. Sonrasında işveren vaatlerini tutmuyor. Dava açtık, olayın iş kazası olduğunu tespit etmemiz beş sene sürdü.”
TAZMİNATI ÖDEMEMEK İÇİN ÇEVRİLEN OYUNLAR
Avukat Alpdoğan, tazminat ödememek için ortadan kaybolan işverenler olduğunu da sözlerine ekliyor:
“Bir dosyamda işçi yem makinesinin içine düşerek öldü. Sapı samanı birbirinden ayıran kırma makinesi. Saman balyası sıkışınca ayağıyla ittirmeye çalışırken makinenin içine düşüyor. 30’lu yaşlardaydı. İki küçük kız çocuğu vardı. Cesedini eşi Özlem Köse’ye poşetle verdiler. Ciddi bir tazminata hükmedildi. Biz kararı icraya koyduk. İşverenden cevap yok, ödeme yok. Tazminat ödemek zorunda kalacaklarını anlayınca bankalara borçlanıyorlar, krediler çekiyorlar, şirketi iflas gösteriyorlar. Dava bitti, firma sahipleri ortadan kayboldu. Yaklaşık 7-8 yıl geçti. Kız çocukları büyüdü. Ofise geldiklerinde yüzlerine bakamıyorum.”
MADEN İŞÇİSİ CANKAL: O GÜN BANA BİR YIL GİBİ GELDİ

53 yaşındaki Selahattin Çankal, Eynez maden ocağında çalışıyordu. Ocak o dönem Soma Kömür İşletmeleri A. Ş. tarafından işletiliyordu. 2013 yılında, 301 işçinin öldüğü faciadan yaklaşık bir yıl önce madene girdiğinde aklında tek bir konu vardı: Üniversiteyi yeni kazanan kızının yol parasını biriktirmek. Ancak vardiyanın başlamasının üzerinden yarım saat bile geçmeden sağ kolunu kömür bantlarının tamburuna kaptırdı.
Çankal, kazadan önce amirinin sürekli “hadi hadi” şeklindeki baskısından dolayı, “Biraz da o sebep oldu” diyerek söz ediyor:
“Bayram günü, gündüz vardiyasıydı. Kömürü çıkaran bantlar var ya… Onların tamburları var. Büyük demirler… Onların arasına girdi kolum. Başımızdaki amir sürekli “Hadi, hadisene! Niye bant çekmiyor!” gibi şeyler diyordu. Biraz da o sebep oldu. O gün bitmedi. O gün bir yıl gibi geldi. Kolum banda kapıldığı zaman sadece ah kelimesi çıktı ağzımdan. Onu hatırlıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda, elimi yüzümü yıkıyorlardı. Şirketin ambulansıyla ilçedeki devlet hastanesine götürdüler. Orada doktor, ‘İzmir’e götürün. Burada yeterli donanım yok’ dedi. Ondan sonra İzmir’e, EMOT’a götürüldüm. (El Mikrocerrahi Ortopedi ve Travmatoloji Hastanesi) Orada iki yıl tedavi gördüm. Elim kopmuştu da deri tutuyordu. Üç sefer ameliyat oldum. İki yıl uğraştım. Son ameliyatımı bile zor yaptırdık. Kolu kurtardılar ama eskisi gibi olmadı. Bu kol benle ölene kadar gidecek zaten. Doktor, uyuşukluk 10 yıl içinde geçerse geçer demişti. Geçmedi. Soğuk gördüğü zaman ağrıyor. Ağır işlerde çalışamaz raporum var.”
‘ÇOCUKLARIM BURS ALIYOR DİYE KİRA YARDIMINI YARIYA DÜŞÜRDÜLER’
Maden işçisi Çankal, kazadan sonra şirketin kendisini yalnız bıraktığını, telefonlarına dahi cevap verilmediğini anlatıyor. Tedavi sürecinde verilen cüzi ‘kira yardımı’ ise eşinin çocukları için burs arayışına girmesi üzerine şirket tarafından yarıya indirildi. Bu adaletsizlik, dönemin Manisa Milletvekili Özgür Özel’in şirket yönetimini bizzat aramasıyla ancak düzeltilebildi:
“850- 900 TL kadar kira yardımı veriyorlardı. Eşim üniversitede okuyan çocuklarım için burs buldu. Burs verenler şirketi aramışlar. Şirket, ‘Biz ona maaş yatırıyoruz, ne bursu’ demişler. Maden faciası olduğu zaman Özgür Özel (dönemin Manisa Milletvekili) gelmişti. Ona anlattım, araya girince tekrar 900 lira yaptılar. Kaza öncesi maaşım 1850 liraydı, zaten yarıya düşürmüşlerdi maaşı.”
‘YAPMADIĞIM İŞ KALMADI’
Madenden ayrıldıktan sonra pazarcılık, garsonluk, tuvalet bekçiliği ve fırın işçiliği gibi çeşitli işlerde çalıştı: “Soma’da madende mecburi çalışıyorsun. Başka bir iş yok ki ya orada çalışacaksın ya tarlalara gideceksin ya amelelik yapacaksın. Ağır işlerde çalışamıyorum, bu kolumla ağır kaldırdığımda hemen dönüveriyor. 2015’ten 2017’ye kadar madende devam ettim. 34 ay fırında çalıştım. Kolum ağrı yapıyor diye bıraktım. Sonra tarlada çalıştım. Garsonluk yaptım. Tuvalet bekçiliği yaptım. Fırında çalıştım. Pazarda çalıştım. Yapmadığımız hiç kalmadı yani.”
‘DİRENİŞ SAYESİNDE KIDEM TAZMİNATIMI ALABİLDİM’
Kaza 2013’te yaşandı. İş kazası davası ancak 2018 yılında başladı. 13 yıl geçmesine rağmen Çankal’ın hukuk mücadelesi Yargıtay aşamasında devam ediyor.
Çankal, 2019’daki madenci direnişleri sayesinde 60 bin TL kıdem tazminatı alabildi: “Soma’da mücadele ettik, tazminat davaları vardı ya belki duymuşsunuzdur. Hani yürüyüş yapılmıştı. O zaman emekli olmuştum. Kıdem tazminatını aldık işte o direniş sayesinde.”
2019 yılında vergi indirimi ve yüzde 45 engelli raporu desteğiyle emekli oldu. Şu an 20 bin TL emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyor.
Eynez maden ocağı, 301 madencinin öldüğü dönemde Soma Holding’e bağlı Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletiliyordu. Şirketin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan’dı; baba Alp Gürkan ise holdingin patronu olarak dosyada yer aldı. Soma faciasına ilişkin ceza alan sanıkların tamamı tahliye edildi. 2025 itibariyle davada cezaevinde bulunan hiçbir şirket yöneticisi ya da sanık kalmadı.
SOMA LİTERATÜRÜ: ‘KAZALANMAK’
Çankal ayrıca Soma’ya özgü bir tabirden bahsediyor: ‘Kazalanmak.’ Kelime ilk bakışta masum görünebilir. Oysa içinde başka bir şey saklıyor: Nasıl ve neden olduğu unutulmuş, sorumluluğu görünmez kılan bir yaralanma. Sanki olan biten kendiliğinden olmuş gibi.
“Biz kaza geçirince ‘kazalandım’ deriz. Burada 10 bin işçinin nereden baksam 1000- 1500’ü öyle iş kazası geçirmiştir. Kimisi ufak tefek kazalar. Onlar günlük oluyor zaten. Parmak ezilir, ayağına taş düşer. Bacağı komple bant tamburunun içinden kalan, bacağı kopan arkadaşım vardı. Diğer kazalar çocuk oyuncağı gibi. Önemsiz işler derler. Kaale bile almazlar.”
‘GÖRÜŞTÜĞÜM MADENCİLERİN HEPSİ ‘KAZALI’’
Antropolog İrem Az, Soma’daki madenciler üzerine yürüttüğü çalışmada uzuv kaybı, engellilik ve beden işlerliği arasındaki ilişkiye odaklanmış. Az, ‘kazalı’ tanımını şöyle anlatıyor:
“Madencilik sektöründe ‘kazalanmak’ diye bir terim var. Ben sakatım veya engelliyim demiyor, kazalıyım diyor. Hiçbir sektörde kullanılmıyor bu. ‘Kazalanmak’ ifadesinin izleri 1970’lere kadar sürülebiliyor. Benim görüştüğüm madencilerin hepsi kazalı ama bunların tamamı uzuv kaybı değil. Bana hiçbir şey olmadı diyenin parmakları sıkışmış, on tırnağının onu da çıkmış, parmağı ezilmiş, sinir kaybı yaşıyor ama ameliyatlık bir durum olmamış. Bunları madenciler ‘bende bir şey yok, çok şükür’ diye anlatır.”
‘BU ÇALIŞMIYOR, BU ÇALIŞIYOR’
Az’a göre madenciler zamanla bedenlerini bütün bir varlık olarak değil, çalışan ve çalışmayan parçalar üzerinden düşünmeye başlıyor. Soma’daki madencilerle yaptığı görüşmelerden örnek veren Az, işçilerin sakatlanan uzuvlarından söz ederken kullandıkları dilin dikkat çekici olduğunu söylüyor:
“Parmakları kopmuş olan, bacağı kangren olan, kolunun neredeyse tamamında işlev kaybı yaşayan, ayağı ezilmiş olan, bir sürü ameliyat geçirdikten sonra topallayan, ayakta uzun süre duramayan bütün bu madencilerde şunu gördüm: Kendi beden parçalarıyla ilgili şöyle konuşuyorlar: ‘Bu çalışmıyor’, ‘Bu çalışıyor’, ‘Bu iyi çalışıyor.’ Bedenini gündelik olarak o şekilde deneyimliyorsun. Kolum ne yapabiliyor? Bacağım ne yapabiliyor? Benim çalışma kapasiteme ne kadar katkısı oluyor bu beden parçasının? Kendisini öyle düşünmek zorunda olduğu için böyle görüyorlar.”
ENGELLİ RAPORU ALMAK ZORLAŞTIRILDI
2006 yılında sağlık ve engellilik yasalarında yapılan düzenlemelerle birlikte işçilerin engelli raporu alması zorlaştırıldı. Özellikle yüzde 40 engellilik barajı, uzuv kaybı yaşayan madencilerin önünde aşılması imkânsız bir duvar gibi duruyor.
Engelli raporu için organ organ puanlama yapılıyor. İrem Az, ‘Özürlülük Ölçütü Tablosu’ üzerinden yapılan hesaplamaların uzun kaybı yaşayan işçilerin hayatını belirlediğine dikkat çekiyor:
“Engelli raporu almak sayısallaştırılmış bir süreç. Doktor bir parmak için yüzde 11 veriyor, öbür parmak için yüzde 11, bacak için yüzde 20, görme kaybı için yüzde 8… Sen orada uzuvlarının sayısallaştırıldığını yaşıyorsun. Yüzde 40’ı bulması gerekiyor ki engelli raporu alınabilesin.”
‘İŞÇİ TANI ALMADAN İŞTEN ÇIKARTILIYOR’
Az’ın aktardığına göre meslek hastalıklarında işçi çoğu zaman resmi tanı süreci tamamlanmadan işten çıkarılıyor. Madencilerin düzenli sağlık kontrolleri için hastanelere gönderildiğini anlatan Az, KOAH türü hastalıkların şirketlere önceden bildirilmesi gibi yöntemlere başvurulduğu örneğini veriyor:
“Hastane bir şekilde şirkete haber gönderiyor. Ya doktor ya hemşire ya bir memur. Bunu işçilerin bilme imkânı yok. Şirket daha resmi rapor çıkmadan işçiyi işten çıkarıyor. İşçi KOAH tanısı aldığında çoktan işten çıkarılmış oluyor.”
TÜRKMEN: ANLAŞMALI HASTANELER AYARLANIYOR
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, 19 Şubat’ta Antep’te yaşanan iş kazalarını gündeme getirdiği için iki ay tutuklu kaldı. 12 Mayıs’ta tahliye edilen Türkmen, Antep Organize Sanayi Bölgesi’ndeki iş kazalarının büyük bölümünün kayda dahi geçmediğini belirterek, işçilerin devlet hastanelerine değil, patronlarla anlaşmalı özel hastanelere götürüldüğüne dikkat çekti:
“İki üç tane anlaşmalı özel hastane var. Ben daha devlet hastanesine götürüldüklerini duymadım. Doğrudan özel hastanelere götürüyorlar. Normalde adli bildirim yapmaları gerekiyor ancak özel hastanelerin bazılarında bu bildirimin yapılmadığını öğrendik. Öte yandan hastanelerin hepsi şehir merkezinde. Hastaneye ulaşmak en iyi ihtimalle yarım saat sürüyor. Kurtarılan uzuv az ama parmak dikilse bile eskisi gibi kullanılamıyor. Bizim tanıdığımız ampute işçilerin parmağı, eli yok. Çok pahalı olduğu için protez de yapılamıyor. İstisnai düzeyde bazı fabrikaların işçi şikâyetçi olmasın diye protezi karşıladıkları oluyor. İşçiler parmaksız, elsiz kaldığıyla kalıyor. Uzuv kayıplarının ardından işçilerin önemli bölümü bir daha iş bulamıyor. Antep’te sadece Akınal Sentetik’te son üç yıl içinde elini, kolunu ya da parmaklarını kaybeden dokuz işçiye ulaştık.”
‘İŞ GÜVENLİĞİ ‘RANDIMANA’ KURBAN EDİLİYOR’
Türkmen, birçok fabrikada güvenlik önlemlerinin ‘randıman düşürmesin’ diye görmezden gelindiğini söylüyor:
“Bu işçiler işi bilen, usta işçiler. Mesele tecrübesizlik değil. O kadar yoğun bir tempoda ve güvenlik önlemlerini azaltarak mesai yapıyorlar ki daha çok seri üretim çıksın diye. Kazanın olduğu makinenin temizliğinin normalde kapalıyken yapılması gerekiyor. Ancak üretim durmasın diye makine çalışır haldeyken temizliği yaptırılıyor. Uzuv kayıplarının olduğu ‘kazalar’ patronun vaadi, tehdidi, kan parası ve benzeri şeylerle çoğu zaman duyulmuyor. İşçi de göze alamıyor. Bu davalar yıllarca sürüyor. O adam evi geçindiren tek kişi ve artık eli, kolu da yok. Mahkeme, avukat için ne gücü ne parası var. Patronlar da bu çaresizliği istismar edip şikâyetçi olmamalarını sağlayıp yollarına devam ediyorlar.”
NE YAPMALI?
Birleşik Metal-İş Sendikası İş Güvenliği Uzmanı Nuran Gülenç de, eski ekipmanlarla çalışılan fabrikalarda güvenlik sistemlerinin büyük bölümünün uygulanamaz hale geldiğine dikkat çekiyor:
“Teknoloji hızla ilerliyor. Ama işverenler daha güvenli makinelere para harcamak istemiyor. Sektörde 60-70 yıllık, hatta daha eski makinelerle karşılaşmak mümkün. Bu makinelerin önemli bir kısmında güvenlik sistemlerini uygulamak zaten çok güç. Üstüne bir de gerekli bakım ve periyodik denetimler yapılmıyor. Biz örgütlenme yapmadan önce işçiler arasında ‘parmaksızlar’ olarak bilinen bir fabrika vardı. İşçilerin büyük çoğunluğu parmağını kaybetmişti. Örgütlendikten sonra kazalar azaldı.”
Gülenç’in çözüm önerisi ise şöyle:
“Sorunu tek bir başlık üzerinden değerlendirmek yerine tüm unsurları birlikte ele almak gerekiyor. Etkin ve düzenli denetimler hayata geçirilmeli, caydırıcı cezalar uygulanmalı, iş cinayetlerinde sorumluluğu bulunan herkes yargı önüne çıkarılmalı, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılmalı. Ancak o zaman iş güvenliği işverenler için vazgeçilmez bir zorunluluk haline gelir. Bu maliyeti karşılayamayanların ise bu işi yapmaması gerekir.”
İNŞAAT SEKTÖRÜNDE 1 YILDA 86 BİN ‘İŞ KAZASI’
İş cinayetlerinin en fazla yaşandığı sektörlerden biri de inşaat. SGK verilerine göre 2024 yılında inşaat sektöründe 86 bin 736 kişi iş kazası oldu; bu tüm sektörlerdeki iş kazalarının yüzde 11,8’ine karşılık geliyor. Üstelik SGK verisi yalnızca bildirilen kazaları sayıyor. İnşaatlarda kayıt dışı, sigortasız, taşeronun taşeronunun yanında gündelikçi çalışan işçilerin geçirdiği kazalar hiçbir tabloya girmiyor.
İnşaat İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Yunus Özgür, sektörde kayıt dışılığının ne denli yaygın olduğuna dikkat çekti: “Büyük şantiyelerde işçiler genelde sigortalı ama kentsel dönüşümde, mahalle aralarındaki üç katlı beş katlı binalarda çalışanların yüzde doksanı kayıt dışı.”
1 MÜFETTİŞE 2 BİN 400 İŞYERİ DÜŞÜYOR
Çalışma Bakanlığı faaliyet raporuna göre, Türkiye’de 2024 itibarıyla 2 milyon 156 bin işyeri bulunuyor. Buna karşın görev yapan iş müfettişi sayısı yaklaşık 900; bir müfettişe ortalama 2 bin 400 işyeri düşüyor.
Aynı yıl iş sağlığı ve güvenliği alanında yapılan denetim sayısı 2 bin 19. Yani işyerlerinin yaklaşık binde biri denetleniyor. Bu denetimlerde 443 işyerine toplam 51 milyon 567 bin TL idari para cezası uygulanması istendi; yalnızca 54 işyerinde iş durdurma kararı verildi.
SGK verilerine göre 2024 yılında 888 kişi meslek hastalığı tanısıyla kayıtlara geçti. Meslek hastalığından öldüğü kayıt altına alınan kişi sayısı ise 3. Oysa bilimsel tahminlere göre 22 milyon çalışan üzerinden Türkiye’de her yıl 87 bin ila 262 bin arasında yeni meslek hastalığı vakası ortaya çıkıyor. Resmi rakamla bilimsel tahmin arasındaki uçurum, on binlerce vakanın kayıt altına alınmadığı anlamına geliyor.
ILO’nun 2023 verilerine göre dünyada her yıl 2 milyon 930 milyon kişi işle bağlantılı kaza ve meslek hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor; bu ölümlerin yüzde 89’u meslek hastalıklarından kaynaklanıyor.
OECD verilerine göre Türkiye’de çalışanların yüzde 23’ü haftada 60 saatten fazla çalışıyor. Yasal haftalık çalışma süresi ise 45 saat. Uzun çalışma saatleri ve yorgunluk, iş kazaları ile ağır yaralanmaların doğrudan nedenlerinden biri.



