Elazığ Karakoçan’da üç gün boyunca meydan doluydu. Sahneden Kürtçe ezgiler yükselirken kalabalığın içinde bambaşka hikâyeler dolaşıyordu. 15 yaşındaki bir lise öğrencisi daha gelişmiş bir şehirde yaşamanın hayalini kuruyor, Almanya’dan gelen bir gurbetçi “Avrupa’da yabancıyız, burada da Almancı” diyordu. Bingöl’den festivale gelen bir ziyaretçi Karakoçan’ın kültürel olarak Elazığ’dan çok Bingöl’e ait olduğunu savunurken, yerel bir esnaf ilçenin ekonomisinin birkaç haftalık yaz hareketliliğine dayandığını anlatıyordu. Altıncısı düzenlenen Karakoçan Doğa ve Kültür Festivali, bu yıl yalnızca bir kültür etkinliği değil, ilçenin bugünkü toplumsal fotoğrafına dönüştü.

Tertip komitesinin resmi olmayan tahminlerine göre 35 binden fazla kişinin katıldığı festival, üç gün boyunca Karakoçan’ı bir buluşma noktasına çevirdi. Dengbêj dinletisiyle başlayan program paneller ve konserlerle devam etti. Ancak festivali asıl anlamlı kılan, sahnedeki isimlerden çok alandaki insanların anlattıklarıydı. Gurbette yaşayanlar, geleceğini başka şehirlerde arayan gençler, çevre illerden gelen ziyaretçiler ve ilçede kalmayı seçen esnaf, Karakoçan’ın farklı yüzlerini aynı meydanda buluşturdu.
Festivalin ikinci günü sabah saatleri… Meydan henüz akşamki konserlerin kalabalığını toplamamış. İlçe merkezindeki küçük bir kafede yaz tatilini çalışarak geçiren 15 yaşındaki Dicle Rana Bal ile karşılaşıyoruz. Dört yıldır festivale katılan lise öğrencisi, etkinliğin Karakoçan’a hareket getirdiğini ancak altyapı sorunları, düzensizlik ve güvenlik kaygılarının da görünür hale geldiğini söylüyor.

“Kalabalık güzel ama bazen taşkınlık oluyor. İnsanlar kabalaşabiliyor. Haberlerde kadınlara yönelik şiddet ve kavgaları gördüğümüz için bu konuda çok rahat olduğumu söyleyemem.”
Bal, Karakoçan gibi küçük bir ilçede böyle bir festival düzenlenmesini değerli buluyor. Ancak ona göre ilçenin en büyük sorunu imkan eksikliğinden çok küçük bir yerde yaşamanın yarattığı sosyal baskı.
“Burada genç olmak güzel ama küçük şehir olduğu için herkes birbirini tanıyor. Bir şey yaptığında haberi hemen yayılıyor. Biraz daha gelişmiş bir yerde yaşamak isterdim. Mağaza yok denecek kadar az, sosyal imkânlar da sınırlı.”
Dicle Bal’ın gelecek planlarında ise Karakoçan’ın pek yeri yok.
“Yurt dışında daha iyi bir maaş ve daha güzel bir geleceğim olacağını düşünüyorum.”
“RESMİYETTE ELAZIĞ, AİDİYETTE BİNGÖL”
Festival alanındaki kalabalığın önemli bir bölümünü çevre illerden gelen ziyaretçiler oluşturuyor. Onlardan biri de Bingöl’den gelen 34 yaşındaki Hamza Babat. İnşaat sektöründe çalışan Babat, Karakoçan’a yalnızca sevdiği sanatçıları dinlemek için değil, ortak kültüre sahip çıkmak için geldiklerini söylüyor.
“Bu festival bizim için sadece konser değil. Kültürümüze sahip çıkmak, insanlarla bir araya gelmek ve bu emeği desteklemek için geliyoruz.”
Babat, Karakoçan’a ilk kez gelmediğini, işi ve akrabaları nedeniyle yıllardır ilçeyle bağını sürdürdüğünü anlatıyor. Ona göre Karakoçan’ın idari sınırları ile insanların hissettiği aidiyet aynı değil.
“Karakoçan resmiyette Elazığ’a bağlı ama biz burayı kültür ve yaşam biçimi olarak Bingöl’e çok daha yakın hissediyoruz. Birçok kişinin burada akrabası, dostu var. Aramızda yabancılık yok.”
Ona göre festivalin en önemli işlevi de bu ortak aidiyeti canlı tutması: “Bu buluşmalar insanları yeniden bir araya getiriyor. Hem ilişkileri güçlendiriyor hem de ilçe ekonomisine katkı sağlıyor. Karakoçan’daki festival, birkaç günlük bir etkinlikten çok daha fazlası.”
“GURBETTE YABANCIYIZ, BURADA İSE ‘ALMANCI'”
Festival alanında dolaşırken en dikkat çekici hikâyelerden biri, yıllar sonra memleketine dönenlerin anlattıkları oluyor. Çocuk yaşta Karakoçan’dan ayrılan, 12-13 yaşlarında Almanya’ya göç eden ve yaklaşık 35 yıldır yurt dışında yaşayan 47 yaşındaki Serpil Tayfur onlardan biri. Her yıl yalnızca üç haftalığına memleketine gelebilen Tayfur için festival, çocukluğunda özlemini kurduğu Karakoçan’la yeniden buluşmanın bir yolu. Ancak bu yıl alandan ayrılırken aklında kalan ilk duygu özlem değil, hayal kırıklığı.

Ona göre festival, Kürt kültürünün bütün renklerini yansıtmakta eksik kalmış.
“Ne kadınların ne erkeklerin üzerinde yöresel kıyafet vardı. Benim Almanya’da doğup büyüyen oğlum bana, ‘Anne bu Türk festivali mi yoksa Kürt festivali mi?’ diye sordu. Bu görüntüyü açıkçası festivale yakıştırmadım.”
Tayfur’a göre eksiklik yalnızca kıyafetlerle sınırlı değil. Festival programının konserlerin ötesine geçemediğini, oysa kültürü yaşatan unsurların çok daha geniş bir yelpazeye yayıldığını düşünüyor.
“Sadece kıyafetler de değil, bizim yemek kültürümüz de yansıtılmamıştı. Yöresel yemeklerimizin yer aldığı stantlar olabilirdi. Ayrıca konuşmaların çoğu Türkçe yapıldı. Maalesef bu festival bizim kültürümüzü tam anlamıyla anlatan bir festival değildi; birlik, beraberlik ve kültür ögeleri eksikti. Oysa festivalden bir gün önceki dengbêj buluşması çok güzeldi; hem giyim hem müzik hem de ortam olarak o sıcaklığı hissettirmişti.”
Festival sahnesindeki sanatçıların izleyiciyle kurduğu mesafeyi de eleştiren Tayfur, Kürt kültüründe sanatçının halktan kopuk bir yerde durmaması gerektiğini söylüyor.
“Sanatçılar bu halkın sayesinde ayaktalar, halk değer verdiği için oradalar ama maalesef tepeden bakıyorlar. Hepimiz Kürt’üz, birbirimizi tanıyoruz ama insanları ikinci sınıf görmek gerçekten üzücü. Keşke insanlara daha sıcak, daha yakın davranabilselerdi ama öyle olmadı. Sanatçıların halkın içinden olmalarını bekliyoruz, uzakta ya da tepede olmalarını değil.”
Ancak Tayfur’un en büyük kırgınlığı festivalden çok, yıllar sonra döndüğü memleketinde hissettiği yabancılık. Almanya’da göçmen olarak yaşarken kurduğu aidiyet duygusunu, doğduğu topraklarda da bulamadığını anlatıyor.
“Herkesi bir tutuyorlar, ötekileştiriyorlar. Zaten Avrupa’da yabancıyız, kendi memleketimizde de yabancı hissettiriliyoruz. ‘Almancı, gurbetçi’ deyip ötekileştirmeleri insanın zoruna gidiyor. Senede bir kere anne, kardeşler burada diye özlemle kendi toprağına geliyorsun ama o eski sıcaklığı bulamıyorsun.”
Yıllar içinde insanların değiştiğini düşündüğünü söyleyen Tayfur, çocukluğunda hatırladığı komşuluk ilişkilerinin ve dayanışma duygusunun zayıfladığını anlatıyor.
“İnsanlar eskiye göre tahammülsüzleşmiş, saygı ve sevgi azalmış, hep bir şeylerin peşindeler. Biz orada hâlâ örf ve adetlerimizi, kültürümüzü yaşatmaya çalışıyoruz. İster istemez burayı bir yıl boyunca hayal ederek bekliyorsun ama gelince o duyguyu alamıyorsun. Ben şahsen artık burada yaşayamam; ne insanlarla anlaşabilirim ne de düzene ayak uydurabilirim. Her şey çok değişmiş. Çocukluğumun geçtiği o komşuluk, sevgi ve sıcaklık kalmamış.”

“KARAKOÇAN’IN EKONOMİSİ YAZA DAYANIYOR”
Festival alanındaki son durağımız, organizasyonda gönüllü olarak görev alan maden mühendisi ve esnaf Niyazi Olgun oluyor. Üniversite için memleketinden ayrılan Olgun, mezuniyetin ardından birçok yaşıtının aksine Karakoçan’a dönmeyi seçmiş. Ona göre ilçenin en büyük gücü, dünyanın farklı ülkelerine dağılmış insanlarını her yaz yeniden bir araya getirebilmesi.
“Dünyanın birçok yerinden insanlar en az bir ay boyunca burada buluşuyor. Çok zengin bir kültüre sahibiz.”
Olgun’a göre festival yalnızca kültürel bir buluşma değil, ilçe ekonomisinin de en önemli dayanağı.
“Karakoçan ekonomisi büyük ölçüde yaz aylarına dayanıyor. Dışarıdan gelen insanlar yalnızca festivali değil, ilçe ekonomisini de ayakta tutuyor.”
Yaz aylarında 15-20 bin olan nüfusun yaklaşık 60 bine ulaştığını söyleyen Olgun, sezon sona erdiğinde ilçenin yeniden sakinleştiğini anlatıyor.
Üç günün sonunda meydan boşalıyor, gurbetçiler yaşadıkları ülkelere dönüyor, ilçe yeniden sakinleşiyor. Ancak festival boyunca dinlediklerimiz Karakoçan’ın bugününü özetliyor: Geleceğini başka yerde arayan bir genç, aidiyetini kültürüyle tarif eden bir ziyaretçi, doğduğu yerde kendini yabancı hisseden bir gurbetçi ve bütün değişimlere rağmen memleketinde kalmayı seçen bir esnaf.



