Ordu, Muğla, Hatay: Toprağın asıl sahibi topraksız kalıyor

Ordu'da mahkeme kararı beklenmeden yaylaya sondaj makineleri çıkarıldı. Hatay'da depremzedelerin zeytinlikleri, narenciye bahçeleri, tarım arazileri TOKİ inşaatlarına açıldı. Muğla'da orman, zeytin ve topraklar için mücadele yedi yıldır sürüyor.

Cansu Acar
Marmara Üniversitesi Gazetecilik mezunu.  Özellikle Akbelen Ormanı'ndaki ekokırım direnişini (2023), Erzincan İliç'teki maden felaketini (2024-2025) ve deprem sonrası Hatay'daki mülksüzleştirme süreçlerini (2025-2026) kayıt altına aldı.

Madencilik, enerji ve turizm için tahsis edilen orman arazisi miktarı 1970’ten bu yana 845 bin hektara ulaştı. Bunun yüzde 70’i AKP döneminde yapıldı. Türkiye’de yalnızca bir yılda iki İstanbul büyüklüğünde arazi, maden şirketlerine ihale edildi.

Ordu’da mahkeme kararı beklenmeden yaylaya sondaj makineleri çıkarıldı. Hatay’da depremzedelerin zeytinlikleri, narenciye bahçeleri, tarım arazileri TOKİ inşaatlarına açıldı. Muğla’da orman, zeytin ve topraklar için mücadele yedi yıldır sürüyor.

Üç farklı coğrafyada, üç farklı yöntemle çizilen bu tablo aslında tek bir soruya yanıt arıyor: Ekolojik sınırlar kimin için ve nasıl çiziliyor?

BÖLÜM 1

Türkiye’de ormanlar, meralar, tarım arazileri ve yaşam alanları; maden ruhsatları, acele kamulaştırmalar ve torba yasalarla sistematik biçimde şirketlere açılıyor. Bunu imkân veren mevzuat, son yirmi yılda onlarca kez değiştirildi

BİR YILDA İKİ İSTANBUL

Türkiye’de yalnızca bir yıl içerisinde iki İstanbul büyüklüğünde arazi, maden şirketlerine satıldı. Şubat 2025 ile Şubat 2026 aralığında bu kadar büyük bir alan, sadece dört ayrı ilanla ihale edildi. Bu süreçte büyük çaplı ihalelere ek, küçük çaplı ihaleler de yapıldı.

Yalnızca 2025’te 4. grup madenlere 6 bin 662 işletme ve arama ruhsatı verildi. Bunların 3 bin 363’ü işletme ruhsatı. Ruhsatlar ormanlarla, tarım arazileriyle, su varlıklarıyla ve biyoçeşitliliği zengin arazilerle kesişiyor. Bir yılda ihaleyle satışa çıkarılan sahaların toplamı 1 milyon 160 bin hektarı geçiyor. Bu yalnızca dört ihaleyle satışa çıkarılan arazilerin toplamı.

KAMUOYUNA ULAŞANA KADAR GEÇEN İHALE SÜREÇLERİ

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) sahaları madenlere açan ihale süreçlerini yürütüyor. İhale verilerine erişmek ve konumları anlamlandırmak yoğun bir çalışma gerektiriyor. Bu da halkın bölgesindeki ihalelerden geç haberdar olmasına neden oluyor.

Birçok noktada yurttaşlar, bu ihaleleri ancak izinler alınıp sondajlar başlayınca öğreniyor.

. MAPEG’e göre; sadece 2025’te toplam 13 bin 378 adet maden ruhsatı verildi.

. 2025’te işletme izni olan ruhsat sayısı 7 bin 615’ti.

. 2020-2024 yıllarında ise bu sayı 4 binin üzerinde seyrediyordu.

KANUN 32 KEZ DEĞİŞTİ

Maden ihalelerinde ve ruhsatlarda son yıllarda gözlenen bu artış, yönetmelik ve kanunlardaki değişikliklerle paralel ilerledi. Bu artışı destekleyen mevzuat değişikliklerinin başında 3213 No’lu Maden Kanunu geliyor. 1985’te yürürlüğe giren kanun, o günden bugüne 32 kez değişti. Bunun 28’ini AKP iktidarı yaptı.

Fatsa Doğa Çevre Derneği Başkan Yardımcısı ve TEMA Vakfı Çevre Politikaları Uzmanı Alaaddin Yılmazer, yabancı şirketlerin Türkiye’de madencilik yapmasına 1980 sonrasında Özal döneminde izin verildiğini anımsattı. 1992-98 yılları arasında Kanadalı Cominco başta olmak üzere birçok yabancı şirketin Giresun’dan Rize’ye kadar Karadeniz’de sondaj faaliyetleri yürüttüğünü aktaran Yılmazer, 2002 sonrasında bölgedeki madencilik faaliyetlerinin belirgin biçimde arttığını söyledi.

Süreci “üç dalga” olarak tanımlayan Yılmazer, “Üçüncü dalga 7554 sayılı yeni maden kanunuyla geliyor. Bu dalgayla artık meralar, tarım arazileri, ormanların hiçbirinin kıymeti kalmıyor” diyor.

Maden Kanunu’ndaki son değişiklik 24 Temmuz 2025’te “Talan Yasası” olarak bilinen kanun teklifiyle yapıldı. Teklifin altında AKP milletvekillerinin imzası vardı.

Bu son değişiklikle zeytinlikler, ormanlık araziler, tarım ve mera alanlarının korunması, maden şirketleri karşısında daha da güç hale getirildi. Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerine katılım da zorlaştı.

8 Mayıs 2026, Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası, bilirkişi keşfi
8 Mayıs 2026, Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası, bilirkişi keşfi

‘UNUTTUKLARI BİR ŞEY VAR: HALK’

TEMA Vakfı’nın raporu, kanunda yapılan her değişiklikle daha fazla alanın madenciliğe açıldığını ortaya koydu:

“Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’de; ormanlar, milli parklar, sit alanları, tarım alanları, su havzaları ve benzeri doğal ve kültürel zenginlikleri olan ve bu sebeple koruma altına alınmış alanların tamamı madencilik faaliyetlerine açıktır. Ülkemizde doğayı, tarım alanlarını ve kültürel varlıkları madencilik faaliyetlerine karşı kanun seviyesinde koruyan hiçbir koruma statüsü bulunmamaktadır.”

Türkiye Ormancılar Derneği Ordu-Giresun Bölge Temsilcisi Barış Sağra ise Orman Kanunu‘nda son 25 yılda 30’dan fazla değişiklik yapıldığını söyledi:

“Devleti yönetenler bağımsızlıklarını yitirdikleri için artık tamamen teslim olmuş durumdalar. Yabancılar artık elini kolunu sallayarak Türkiye’de her istedikleri noktada çok kolay bir şekilde maden arama iznine ulaşabiliyorlar. Ama unuttukları bir şey var, bu toprakların gerçek sahibi bu halk.”

30 YILDA 77 BİN ‘ÇED GEREKLİ DEĞİL’ KARARI

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın verilerine göre;

. 1993’ten 2023’e kadar 7 bin 437 ‘ÇED olumlu’ kararı verildi.

. Aynı dönemde 77 bin 427 kez ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verildi.

. Bu kararların yüzde 47’si petrol ve madencilik için verildi.

--- 1999'dan 2023'e kadar verilen ÇED Gerekli Değildir kararlarının yıllar içinde artışını gösterir grafik. - Kaynak: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı & TÜİK
1999’dan 2023’e kadar verilen ÇED Gerekli Değildir kararlarının yıllar içinde artışını gösterir grafik. – Kaynak: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı & TÜİK

MADENCİLİĞİN GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA’DAKİ PAYI YÜZDE 1’İN ALTINDA

Madenciliğin gayri safi yurtiçi hasıladaki (GYSH) payı genel olarak yüzde 0,8 ile 1,4 arasında değişti. Bu oran, madencilik sektörünün GSYH içinde son sıralarda yer aldığını gösterdi.

Kaynak: Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
Kaynak: Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı

“FINDIK, ALTINDAN DAA FAZLA KAZANDIRIYOR”

İstanbul’daki Ordulu STK’ların 5 Mayıs’ta yaptığı basın açıklamasında Ordu’nun yıllık ortalama 200-250 bin ton fındık üretimiyle dünya fındığının yüzde 20-30’unu karşıladığı, 2,5 milyar dolarlık Türkiye ham fındık ihracatının yaklaşık 1 milyar dolarını tek başına ürettiği hatırlatıldı.

TEMA Vakfı Çevre Politikaları Uzmanı Alaaddin Yılmazer, madenciliğin kamu yararı iddiasını bölgede yapılan fındık üretimine değinerek yanıtladı. “Fındık, altın madeninden daha fazla kazandırıyor” diyen Yılmazer, fındıkta 10 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki teyzeye kadar herkesin üretime katıldığını, madencilikte ise ortalama 50 köylünün istihdam edildiğini belirtti ve ekledi:

“Bu çok büyük bir aldatmaca.”

SADECE FINDIK DEĞİL…

Yılmazer, Ordu’nun madenciliğe karşı kaybedeceklerinin fındıkla sınırlı olmadığını söyledi. Türkiye’nin en büyük bal üreticisi konumundaki Ordu’da yıllık milyonlarca dolarlık bal geliri elde edildiğini aktaran Yılmazer, maden tesislerinin hemen dibindeki alanlarda kovanların söndüğünü belirtti.

Bölgenin 200 bin yıllık doğal ormanlarına dikkat çeken Yılmazer, “Karadeniz, Amazonlarla kıyaslanabilecek el değmemiş bir orman yapısına sahip. Aynı zamanda Türkiye’nin en zengin su havzalarından birini oluşturuyor” dedi.

REKOR İHRACAT, RUHSATLI TOPRAKLAR

Zeytinde de tablo benzer. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2024 verilerine göre;

. Muğla, Türkiye’nin yağlık zeytin üretiminde yüzde 14,2’lik payla ikinci sırada yer alıyor.

. Hatay ise hem yağlık hem sofralık zeytinde önemli üretici iller arasında.

. Yağlık zeytin üretiminde ise her iki şehir de ilk onda yer alıyor.

Ege İhracatçı Birlikleri’nin açıklamasına göre; Türkiye’nin sofralık zeytin ihracatı, 2024/25 sezonunda 255 milyon dolarla yeni bir rekora imza attı.

Bu üretimin önemli bir bölümü Akdeniz ve Ege kıyılarındaki zeytinliklerden geliyor. Tam da maden ruhsatları ve acele kamulaştırmaların hedef aldığı coğrafyadan.

“BU BİR MÜLKSÜZLEŞTİRME PROJESİ”

Alaaddin Yılmazer, tüm bu tabloyu tek bir kavramla özetliyor:

“Bu aslında, bir mülksüzleştirme projesi. 50 kişinin maaşına karşılık 400 hanenin bütün gelirinden vazgeçmesi talep ediliyor. Oradaki gelirin tek bir patrona, tek bir şirkete devredilmesi böyle bir şey. Toplum kazanmıyor. Üstelik ağır metal kirliliğini gidermek için altın madeninin kazandığı tüm parayı yatırsanız yetmez. Arseniğiydi, cıvasıydı, kurşunuydu… Temizlenmiyor topraklar.”

Altın madeni - İliç
Altın madeni – İliç

İSTANBUL’DAN DAHA BÜYÜK BİR ALAN

Maden ve enerji şirketlerine açılan orman alanları ise ekolojik koridorların kaybolmasına, doğa tahribatına yol açan bir diğer önemli sorun. Ormanlarda yangınların çok ötesinde bir tahribat yaratıyor.

Ormancılık Politikası Uzmanı Prof. Dr. Erdoğan Atmış tarafından kaleme alınan TMMOB’un Birlik Haberleri Dergisi’nde yayınlanan “Yangın Dosyası II”ye göre;

. 2014-2022 arasında ÇED olumlu kararı alan enerji projelerinin yüzde 73’ü ve madencilik projelerinin yüzde 65’i orman alanlarında gerçekleşti.

. Enerji projelerinin toplam alanının yüzde 34’ü, madencilik projelerinin yüzde 31’i ormanlarda yer alıyor.

. 2004’te 7 bin 368 hektarlık alana ormancılık amacı dışında izin verilirken bu sayı 2024’te 23 bin 53 hektara çıktı.

. Yirmi yılda izinler üç katın da üzerine çıktı.

. 2004-2024 arasında toplam ormancılık amacı dışında izin verilen alan 593 bin 176 hektarı geçiyor. Bu İstanbul’dan daha büyük bir alan demek.

Çalışmaya göre 2012-2020 arasında yaklaşık 24 bin orman yangınında 87 bin hektar alan zarar görürken; aynı dönemde maden, turizm ve enerji projeleri için 342 bin hektar orman alanı yapılaşmaya açıldı:

“Yani halkın dikkatini yangınlar kadar çekmese bile her yıl yanan orman alanlarının 4 katı miktarındaki orman alanı bu tür tahsislerle önce işgal, sonra da yok edilmektedir.”

Verilere göre tablo, halk arasında “Dumansız Yangın” olarak adlandırılan süreci özetliyor: Her yıl yangınlar nedeniyle ortalama 9 bin 704 hektar alan kaybedilirken, resmi izinlerle projelere açılan orman alanı yıllık ortalama 38 bin 94 hektara ulaşıyor.

Kaynak: TMMOB - Yangın Dosyası II
Kaynak: TMMOB – Yangın Dosyası II

Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) 2008 ve 2019 raporlarındaki veriler de ülke ormanlarının hızla parçalandığını gösteriyor:

. 2008’de 10 hektardan küçük orman parçası sayısı 55 bin 484 iken 2019’da yüzde 118 artışla 120 bin 789’a ulaştı.

. Bin hektardan büyük orman alanlarının sayısı ise yüzde 16 azaldı.

Öte yandan OGM’nin 2019’daki raporunda, ekolojik koridor uygulamasının ne kadar sınırlı olduğu da belirtiliyor. Bu da biyolojik çeşitliğin ve yaban hayatının korunmadığını gösteriyor.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay da “Orman sınırları dışına çıkartılacak alanlar, hiç öyle ‘ekolojik koridorlar var mıdır?’, ‘burada herhangi bir yaban hayatının göç yolları var mıdır?’ ‘biyolojik çeşitlilik açısından önemli midir’ şeklinde bir inceleme maalesef yapılmadan orman sınırları dışına çıkartılıyor” diyor.

“RANTI YÜKSEK HER YER, BİR GECEDE ORMAN DIŞINA ÇIKARILABİLİR”

2020’den sonra yangınların yaklaşık yedi kat arttığını belirten Prof. Dr. Atmış, bunun sebeplerini bütçe kısıtlılığı, ormanların madencilik ve enerji tahsisleriyle yangın riskine açık hale getirilmesi ve yönetimdeki bozukluk olarak sıralıyor.

Orman dışına çıkarmanın iki koldan ilerlediğini belirten Atmış, şunları söylüyor:

“İlki, 1973-74’ten beri uygulanan 2/B maddesi. Bu yolla bugüne kadar 662 bin hektar alan orman dışına çıkarıldı. Bu miktarın çok büyük kısmı AKP döneminde gerçekleşti. Asıl büyük tehlike 2018’de çıkan ve anayasaya aykırı olan Ek 16. maddedir. Ek 16’nın tehlikesi ucu açık olmasıdır; rantı yüksek her yer Cumhurbaşkanı kararıyla bir gecede orman dışına çıkarılabilir.”

Harita: Cansu Acar, Google Earth — Kaynak: MAPEG - Bir yılda madene ihale edilen sahalar. Link üzerinden Google Earth’te haritaya erişebilir, renkli alanlara tıklayarak detaylı bilgi edinebilirsiniz.
Harita: Cansu Acar, Google Earth — Kaynak: MAPEG – Bir yılda madene ihale edilen sahalar. Link üzerinden Google Earth’te haritaya erişebilir, renkli alanlara tıklayarak detaylı bilgi edinebilirsiniz.

“ORMAN ARAZİSİ TAHSİSLERİ 845 BİN HEKTARA ULAŞTI”

Enerji, turizm ve madenciliğe tahsis edilen orman arazisinin toplam büyüklüğünün 845 bin hektara ulaştığını ortaya koyan Atmış, şunları dile getiriyor:

“Bu, tüm ormanlarımızın yüzde 3,16’sı demek. Bu tahsislerin yüzde 70’i (593 bin hektar) 2002’den sonra, yani AKP döneminde yapıldı. Son 12 yılda bu tahsisler yıllık ortalama 35 bin hektara çıktı.”

Orman rehabilitasyonlarının kâğıt üzerinde kaldığını belirten Atmış, “Bir kestik, beş dikeceğiz’ söylemi uygulamada yoktur. Şirketler belli bir para ödeyip sahadan çekiliyor, sorumluluğu OGM’ye bırakıyorlar” diyor.

Prof. Dr. Doğanay Tolunay da maden sektörüyle ekoloji alanında disiplinlerin farkından kaynaklanan çeşitli bakış açıları olduğunu hem teorik hem de pratikte rehabilitasyonların farklı anlamlara geldiğini, uygulamaların çeşitlilik gösterdiğini ifade ediyor. Kamuoyunda ise rehabilitasyon genel olarak yeniden ormanlaştırma anlamına geliyor.

Prof. Dr. Tolunay, şirketlerin rehabilitasyon için MAPEG’e ödemesi gereken çevre uyum teminatlarının oldukça düşük olduğunu, şirketlerin bu parayı gözden çıkarma eğiliminde olduğunu söylüyor.

Prof. Dr. Tolunay açık ocak işletmeciliğinde, maden sahası rehabilitasyonunda, maden işletilen bölgeyi arazinin doğal eğimine göre düzeltmek gibi işlemleri yapmadan bıraktıklarını belirtiyor.

Hıdırbey
Hıdırbey

“ORMAN VARLIĞIMIZ SÜREKLİ AZALIYOR”

Orman alanlarındaki rakamsal artışın sebebinin ağaçlandırma değil göç olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Atmış ise şu tespiti yapıyor:

“Arazileri savunacak insan kalmadı. Sahipsiz kalan yerler hep maden arazisi oldu. OGM’nin ise ormanlarını korumak gibi bir derdi yok. 2005’te 13 milyon metreküp olan odun üretimi 2021’de 32 milyon metreküpe çıktı.”

Barış Sağra da bu tabloyu bir banka hesabına benzeterek anlatıyor:

“Paranız var, bankaya yatırdınız, faiziyle geçineceksiniz. Orman ürünlerinin kullanımı da böyle olmalı. Ama biz ana parayı tüketmeye başladık.”

Türkiye’de 23 milyon hektarlık orman alanı olduğunu ancak kesimlerin yalnızca 9 milyon hektarlık verimli orman üzerinden yapıldığını, rakamlarla oynandığını belirten Sağra, “Sürekli orman varlığımız azalıyor” diyor.

MÜTEAHHİTLERE DEVREDİLEN ORMANLAR

Önceden orman köylüsü tarafından yürütülen kesim ve bakım işlemlerinin artık müteahhitlere devredildiğini söyleyen Sağra, sonucu şöyle özetliyor:

“Müteahhide yüzde 10-15 oranında gençleştirme çalışması yetkisi veriyorsunuz, bakıyorsunuz ormanın yüzde 50’sini kesip talan etmiş. 30 bin lira maaş verdiğiniz sözleşmeli mühendislerle bu sistemi kontrol etme şansınız zaten yok. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Yönetimsel bir değişiklik olmazsa önümüz karanlık.”

Tüm bu tablo Ordu’da bir yaylada, Muğla’da bir ormanda, Hatay’da bir tarım arazisinde ne anlama geliyor? İkinci bölümde…

 

BÖLÜM 2

Ordu’da bir yayla, Muğla’da bir orman, Hatay’da bir tarım arazisi. Üç farklı coğrafyada üç farklı yöntem, tek sonuç.

Geniş yaylaları, yemyeşil doğası ve fındık üretimiyle bilinen Ordu’nun gündeminde, Perşembe Yaylası’nda hukuksuz biçimde başlatılan sondaj çalışmaları var.

Aybastı Perşembe Yaylası’nda madene karşı koyan Ordulular, 8 Mayıs’ta yapılan bilirkişi keşfi öncesinde meraya getirilen sondaj makinelerine tepki gösterdi.

Yayla, Ocak 2025’te “Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ve “Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” ilan edilmişti.

Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası - Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026
Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası – Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026

BİLİRKİŞİ HEYETİNİ YÜZLERCE ORDULU KARŞILADI

8 Mayıs’ta keşfi yapacak dokuz kişilik bilirkişi heyetini yüzlerce Ordulu karşıladı. Sabah saat 9.30’da başlayan keşfi beklerken konuştuğumuz yurttaşların kimisi bölgede hayvancılık yaptığını, kimisi nefes alabildikleri tek yerin yayla olduğunu söyledi; madeni ise kesinlikle istemediklerini vurguladı.

Keşif, Taşzemin İnşaat Madencilik Enerji Üretim Sanayi Anonim Şirketi’ne MAPEG tarafından verilen maden arama iznine karşı açılan dava kapsamında yapıldı. Şirket, Taşyapı İnşaat’ın ortaklıklarından. Taşyapı İnşaat’ın sahibi ise oldukça çok bir isim:

Şişli’deki deprem toplanma alanına rezidans projesiyle adından sıkça söz ettiren Emrullah Turanlı.

Fatsa Doğa Çevre Derneği Başkan Yardımcısı ve TEMA Vakfı Çevre Politikaları Uzmanı Alaaddin Yılmazer, Perşembe Yaylası’nda Taşzemin tarafından yapılan sondajın arka planını anlattı. Şirketin 2022’de bölgede ruhsat sahasını aldığını ancak yoğun toplumsal muhalefet nedeniyle faaliyete geçemediğini belirten Yılmazer, şunları söyledi:

“Taşzemin, hukuki boşluğu değerlendirdi. Yerel mahkeme sondaj yapılamaz diye karar vermişti. Üst mahkeme bilirkişiyle yapılmasını istedi. Bilirkişi keşfinden bir hafta önce sondajlara başladılar.”

Yılmazer, şirketin bu ısrarının tesadüf olmadığını da vurguladı:

“Şişli’de belediye başkanını içeri aldırarak kule dikmeye çalışan yapıyla aynı yapı. Toplumu çöp, sümük olarak gördükleri için Perşembe Yaylası’na sondaj vurabiliyorlar.”

Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası - Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026
Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası – Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026

Nisan 2026’da vatandaşların yaylaya alınmadığı, kimlik kontrolü şartı getirildiği ve bölge halkının bu durumdan olumsuz etkilendiği belirtildi. Ordu Valisi Muammer Erol’un konuya ilişkin açıklaması da tepki çekti:

“Arama faaliyetinin durdurulmasını, engellenmesini gerektiren Valilik ya da diğer kamu kurumları eliyle bir durum söz konusu değil. Yetkili makamların verdiği izinle bir arama faaliyeti yapacak firma. Bu arama faaliyetini engelleyecek, firmanın elemanlarına, araç ve gerecine zarar vermeye matuf bir harekete izin verme hakkımız yok. Bizim engellediğimiz budur.”

8 Mayıs’taki keşiften sonra da bölgede sondaj araçlarının görülmesi tepki çekti:

Keşiften sonra 20 Mayıs’ta ORÇEV üyeleri, yurttaşlar ve Avukat Haluk Türkmen; Turnalık Yaylası’nda sondaj yapıldığını duyurdu. Sondajın hukuksuz olduğunu söyleyerek çalışmalara dair belge görmek isteyen yurttaşlara şirket tarafından herhangi bir belge sunulmayınca alanda tutanak tutuldu. Tutanakta şu ifadelere yer verildi:

“Sondaj çalışanı ‘Abi biz burada taşeronuz, bizde belge olmaz, belgeler şirket yetkilisi Burak Bey’dir’ diyerek herhangi bir belge sunamadılar. Tutanağı imzalamaları istendiğinde, imzalamayacaklarını beyan ettiler.

Saha gözleminde sondaj makinesinin çalıştığı, sondajda kullanılan bentonit karışımlı suyun üç ayrı havuzda toplandığı, mera alanının araç geçişi için hoyratça tahrip edildiği görülmüş olup iş bu tutanak hazır olanlarca imza altına alınmıştır.”

Av. Türkmen, sondaj çalışmalarına ilişkin yasal yollara başvurarak şikâyet edeceklerini belirtti.

Ordu İdare Mahkemesi, 22 Mayıs’ta telafisi güç zararların doğmaması için yaylada sondaj ve maden arama çalışmalarının durdurulması yönünde karar verdi.

 YAYLA NEDEN ÖNEMLİ?

Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) Başkanı Ertuğrul Gazi Gönül, yaylanın hem tarihsel hem de ekolojik öneminden bahsetti. Yaylanın Tokat ve Ordu’daki hayvancılık açısından kritik önemine değinen Gönül, mendereslerdeki tatlı su midyelerinden, Danişment Beyliği’ne uzanan tarihsel geçmişten ve 900 yılı aşkın süredir devam eden yağlı güreş geleneğinden söz etti.

Gönül, tüm bu zenginliklere karşın yaklaşık iki buçuk yıl önce yaylada altın aramak için sondajların başladığını belirtiyor.

CHP Ordu Milletvekili Seyit Torun ile birlikte eşliğinde sondaj çalışmalarına karşı bölgeye gittiklerini, o dönem çalışmaların birkaç gün durdurulduğunu ama ardından yeniden başlatıldığını aktardı.

Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası - Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026
Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası – Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026

MERA KURULU ÖNCE REDDETTİ, SONRA ONAYLADI

Mera Kanunu AKP hükümeti döneminde 24 kez değiştirildi. Son değişiklik 24 Temmuz 2025’te torba yasa ile yapıldı. Değişikliklerle meraların maden, petrol ve yenilenebilir enerji tesislerine tahsisinin önü açıldı.

ORÇEV Başkanı Gönül yaylayla ilgili iki yıl önce alınan Mera Kurulu kararına işaret etti. 21 Temmuz 2024’te Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) bünyesinden dört akademisyen, Perşembe Yaylası’nda inceleme yapmıştı. Söz konusu incelemede Mera Kurulu’nun kararına da yer verildi. Buna göre Mera Kurulu, Nisan 2024’te MAPEG’in maden arama izni başvurusunu reddederken Temmuz 2024’te aynı başvuruya onay verdi.

Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası - Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026
Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası – Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026

“Maden arama faaliyetleri kapsamında yapılacak sondaj çalışmaları ve yol yapım işlerinin çevrede bulunan su kaynaklarına, sucul flora (bitki) ve faunaya (hayvan) olumsuz etkisinin olacağı ve mera bütünlüğünü bozacağı değerlendirilmiş ve viii. Sonuç olarak maden arama izni verilmesinin uygun olmayacağı yönünde görüş bildirilmiştir.”

“SADECE ŞİRKET YA DA ŞİRKETLERE KAZANÇ SAĞLAYACAĞI AÇIK”

TOD tarafından yapılan incelemede şunlara da yer verildi:

“Binlerce yıllık evrimsel bir süreçte meydana gelmiş olan bu bütünlüğün sondaj çalışmaları ve altın işletmeciliği sonucunda zarar göreceği ve bozulacağı açıktır. Böyle bir bozulma sonucunda ortaya çıkacak durumun onarımı asla mümkün değildir. Bölgede yapılması muhtemel bir altın işletmeciliğinin Aybastı ve Ordu halkı ile ülkemize bir katkısının olmayacağı, sadece sahada çalışma yapacak şirket ya da şirketlere kazanç sağlayacağı açıktır.”

Gönül, TOD’un keşif raporunun ardından mahkemeden karar çıktığını, ancak Danıştay’ın davacının sunduğu rapor üzerinden karar verilemeyeceğine hükmederek mahkemenin keşif yapması gerektiğini bildirdiğini aktardı. Son keşif, bu karar üzerine yapıldı.

Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası - Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026
Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası – Bilirkişi keşfi, 8 Mayıs 2026

“SUÇUNU İTİRAF ETMİŞ”

Bu süreçte Korgan Belediyesi, yasa dışı sondaj çalışması gerekçesiyle sondajı mühürledi. Öte yandan şirket hakaret, tehdit ve 10 milyon dolarlık mala zarar verme gerekçeleriyle yurttaşlar hakkında suç duyurusunda bulundu. Gönül şunları söyledi:

“Neden 10 milyon dolar gibi yüksek bir rakam gösteriyor? Anormal bir rakam bu. Savcılığa suç duyurusunda bulunuyorsun; TL geçmiyor, milyon dolar diyor. ‘Biz burada 3 ay değil 1 yılı aşkın zamandan beri çalışıyoruz’ diyor. Bu dönemde Mera Kurulu’nun kararı yok. Yani yasa dışı çalışmış. Suçunu itiraf etmiş.”

“İLK DEFA BU KADAR BASKI GÖRDÜK”

ORÇEV Başkanı Gönül, onca yıl verdiği çevre mücadelesinde ilk defa bu kadar baskı gördüklerini ifade etti:

“Bir de tehlikeli olan şu; daha çok biz ve bizim gibileri hedefe koyan bir açıklama türü var. Mesela deniyor ki ‘biz çevreci değiliz.’ Çevreci olmak kötü bir manada kullanılıyor.”

Verilen çevre mücadelelerinde maddi yüklerin de yurttaşlar üzerinde baskı oluşturduğunu vurgulayan Gönül, bu zamana kadar 150’ye yakın dava açtıklarını söylüyor.

“YÜZDE 74’Ü MADENLERE RUHSATLI”

Öte yandan TEMA’nın Ordu üzerine 2022’de yaptığı, MAPEG verilerine dayandırılan çalışmasına göre;

. Ordu ve çevresiyle sınırlı çalışma alanının yüzde 74’ü madenlere ruhsatlı,

. Orman alanlarının yüzde 65’i, tarım alanlarının yüzde 76’sı, meraların yüzde 64’ü ve iskân alanlarının yüzde 78’i IV. Grup madenlere ruhsatlı.

Kaynak: TEMA Vakfı
Kaynak: TEMA Vakfı

AKBELEN’İN YEDİ YILLIK MÜCADELESİ

Mevzuatla şirketlere sağlanan kolaylıklar Ordu’yu kâğıt üzerinde devasa bir ruhsat sahasına çevirirken; bu ‘kuşatmanın’ sahada nasıl bir varlık yokluk mücadelesine dönüştüğünü “İkizköy direnişi” tüm çıplaklığıyla gösteriyor.

Muğla, Milas’a bağlı İkizköy’deki Akbelen Ormanı için halkın Limak Holding ve IC İçtaş ortaklığındaki YK Enerji’nin madenine karşı mücadelesi yedi yıldır sürüyor. Bugüne kadar pek çok dava açıldı, hak ihlalleri yaşandı. Son olarak köydeki mücadeleyle büyüyen sembol isimlerinden Esra Işık tutuklandı. Işık tutuklu iken Danıştay, 10 Ocak 2026’da verilen acele kamulaştırma kararına karşı açılan davada yurttaşların lehine karar verdi. 679 parsel tarım arazisini kapsayan kararın yürütmesi durduruldu. Işık ise 42 gün sonra tahliye edildi.

“42 GÜNLÜK BİR HIRSIZLIKTAN BAHSEDİYORUZ”

Esra Işık’ın avukatı İpek Sarıca, tahliye kararını beklenmedik bir gelişme olarak nitelendirdi. Sarıca, kararın yoğun kamuoyu baskısı ve hukuki mücadeleyle alınabildiğini vurguladı:

“Eğer bu kadar baskı olmasaydı Esra ikinci duruşmada tahliye olurdu. Bu çok yönlü çabayla alınmış bir karar.”

Sarıca, tahliye kararının tutuklamanın hukuki dayanaksızlığını da ortaya koyduğunu söyledi:

“Karar diyor ki: ‘Ben bu işin en başında da adli kontrol verebilirdim, ama vermedim.’ Yani tutuklanmasını gerektirecek bir hal yoktu ortada. 42 günlük bir hırsızlıktan bahsediyoruz.”

YASALAR SAVUNMAYI NASIL DARALTTI?

Orman, maden ve mera kanunlarındaki değişikliklerin hukuki mücadeleyi giderek zorlaştırdığını belirten Sarıca, Akbelen davasını buna somut bir örnek olarak gösterdi:

“Danıştay dedi ki acelelik hali yok ama zeytinlikler taşınabilir. 7554 sayılı kanunla gelen zeytin taşımasına Danıştay onay verdi. Bizim şimdi dayanağımız olan tek nokta, acelelik halinin olmaması.”

MAPEG Zeytin Ağaçlarını Nasıl Taşıdı?

Akbelen, Türkiye’de vahşi madencilikle sınırları yeniden çizilen ve en geniş kamuoyu desteğine sahip çevre mücadelelerinden biri. Yasadaki değişikliklerin Milas’ta ne anlama geldiğini MAPEG’in dergisi belgeler nitelikte. MAPEG’in Aralık 2025 tarihli dergisinde şu bilgilere yer verildi:

“Toplam 279.667,72 metrekarelik alandan 1604 adet zeytin ağacı taşınmış, taşınan alandan yaklaşık 5 milyon 158 bin ton kömür üretimi hesaplanmış olup zeytinlikler altında kalan kömürler ekonomiye kazandırılmaya devam etmektedir.”

TEMA Vakfı’nın 2021 tarihli raporuna göre; Muğla ve çevresinin yüzde 59’u madenlere ruhsatlı.

Öte yandan Temmuz 2025’te Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın konuya ilişkin yaptığı “dezenformasyonaçıklamasında “Muğla ormanlarının yüzde 70’inin ve topraklarının yüzde 60’ının maden ruhsatı kapsamına alındığı” yönündeki paylaşımlar yalanlanarak “Muğla ilinde madencilik faaliyetinin fiilen yürütüldüğü kazı alanlarının il yüzölçümüne oranı yalnızca yüzde 0,44’tür” denilmişti.

MAPEG verileri ise ruhsatlı alanın şehrin yüzde 21,26’sını (268 bin hektar) kapladığını gösterdi. Ayrıca yine MAPEG verilerine göre işletme izinli alanların oranı yüzde 9,53 (120 bin hektar). Dezenformasyon açıklamasında bahsedilen “kazı alanı” oranı ise Mayıs 2026 verilerine göre yüzde 0,45.

‘DEMOKRASİYİ DARALTIYOR’

ÇED başvurusuyla birlikte ruhsat ve tahsis işlemlerine başlanabilmesine olanak tanıyan yeni düzenlemeye de dikkat çeken Avukat Sarıca, şunları söyledi:

“ÇED başvurusuyla birlikte yatırım, ruhsat, tahsis işlemlerine başlanabiliyor. Bakanlık tarafından onayın verilmediği, yapılıp yapılmayacağı belli olmayan bir proje için şirketler yatırım işlemlerine başlayabiliyor. ÇED de bir demokrasinin gereğidir ya. Demokrasiyi daraltıyor. Onun için ekolojik bir demokrasi anlayışına ihtiyacımız var.”

Mahkemelerin kamu yararını değerlendirme biçimini de eleştiren Sarıca, “O [madenden] 11 trilyonu bir kerelik kazanabiliyorsunuz. Ama tarım arazisinden her yıl kazanılan para, doğru uygulamalarla sürekli artacak” dedi.

İkizköy, Akbelen, 2023
İkizköy, Akbelen, 2023

“YAŞAM ALANLARIMIZ ŞİRKET ÇIKARLARINA TESLİM EDİLİYOR”

Tahliye edilmesinin ardından konuştuğumuz Esra Işık, ‘mücadeleye devam’ dedi. Işık, “Sadece tarım arazisi değil; içinde yaşadığımız ormanlık alanlarımızı, bunca yıllık emekle büyüttüğümüz zeytinlerimizi, evlerimizi şirketlerin çıkarı uğruna teslim ediyorlar. Meclis, şirketlerin kârını ve faaliyetlerini korumak için hummalı bir şekilde çalışıyor” diye konuştu.

Torba Yasa’ya da değinen Işık, Muğla’daki belirli koordinatların yasada doğrudan verildiğini, ruhsat sahası ilan edilerek zeytinliklerin talanına zemin hazırlandığını belirtti:

“Hepimizin geleceği söz konusu.”

“YASA ŞİRKETLER İÇİN GEVŞETİLİYOR, KÖYLÜYE SOPA OLARAK KULLANILIYOR”

Işık, yasaların şirketlerin önünü açmak için esnetildiğini söyledi:

“Yasal yoldan gidiyoruz da yasayı tanıyan mı var? Şirketler yasayı tanımadıktan sonra yasa ancak bize dayatılan, köylülere kullanılan bir sopa haline geliyor. Yasalar şirketler için gevşetiliyor, şirketler için değiştiriliyor.”

Danıştay kararının kalıcı bir çözüm olmadığını vurgulayan Işık, “Bu karar bize bir nefes aldırdı ama bu bir son değil. Nihai kazanım; şirketin buradan elini ayağını çekmesi, iş makinelerini çıkartması ve bu köylüyü huzur içinde bırakıp gitmesidir” dedi.

Akbelen, 2023
Akbelen, 2023

Mücadele boyunca karşılaştıkları zorluklara da değinen Işık, şirket tarafından direnci kırmaya yönelik teklifler yapıldığını aktardı:

“Mücadele ilk başladığında en önde olan ailelere çanta çanta paraların, iş tekliflerinin yapıldığı çok oldu. Ama hiçbirimiz onurumuzu satıp şirketle anlaşmadık.”

DEPREMDEN SONRA BİR DE ÇEVRE MÜCADELESİ

Akbelen’de kömür için feda edilen ormanlar ve zeytinlikler… Hatay’da da TOKİ kepçeleri… Farklı coğrafyalar, farklı gerekçeler — ama sonuç aynı: Toprağın asıl sahibi, topraksız kalıyor.

6 Şubat depreminden sonra Hatay’da yeniden yapılanma sürecinde depremzedeler topraklarını, zeytin ve narenciye ağaçlarını da kaybetti. Kent, bir şantiye alanına dönerken ciddi çevre sorunlarıyla da mücadele ediyor.

Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu’nca hazırlanan Şubat 2024 tarihli “1. Yıl Deprem Raporu”na göre; kentte yaşanan ekokırım suçları, halk sağlığını tehdit eden boyutlara ulaştı. Raporda, deprem sonrası maden projelerinin 2022’ye göre yüzde 70 artmasına dikkat çekildi.

Arsuz, Erzin, İskenderun, Kırıkhan, Payas, Reyhanlı, Samandağ, Defne ve Antakya’da toplam 12 adet hazır beton/çimento santrali projesi olduğu; bu projelerin, depremin yıktığı kenti ağır bir ekosistem tehdidi altına soktuğu da belirtildi.

Ayrıca raporda TOKİ için imara açılan alanlar içerisinde kalan Hatay’da, Antakya ve Defne ilçe sınırlarında toplamı yaklaşık 321 dönüme ulaşan, tescilli 65 zeytinlik arazinin imara açıldığı bilgisi de verildi.

Samandağ
Samandağ

İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi’nin Ocak 2025 tarihli Samandağ’a ilişkin Hak İhlalleri Raporu’nda şunlar aktarıldı:

“Hıdırbey Mağaracık-Yoğunoluk Mahallelerindeki sakinler ile birebir ve toplu görüşmelerimizde köy sakinlerinin tamamına yakınının tarım ve hayvancılık faaliyetleri ile geçimlerini sağladıkları, acele kamulaştırma kararı ile depremzedeler için yapılması planlanan TOKİ konutlarına karşı olmadıkları, onlarca yıldır kirasını ödeyerek kullandıkları hazine, vakıf ve belediyeye ait arazilerde yapılması planlanan TOKİ konutlarının geçim kaynakları olan mandalina portakal ve zeytin ağaçlarının olduğu alanlara tekabül ettiği, hatta konutlarının yıkılacağı yaptığımız çalışma sonucu tespit edilmiştir.”

Samandağ’da acele kamulaştırma kararları ve TOKİ projeleriyle birlikte zeytinlikler, narenciye bahçeleri ve ormanlık alanlar inşaat sahalarına dönüştürüldü. Peki bu durum yurttaşları nasıl etkiledi?

“ARTIK GÜVENDE DEĞİLİZ”

Samandağ’da yaşayan ve sağlık sorunlarından dolayı çocukları için köyde bin bir zahmetle ev inşa ettikten sonra, yaşadığı bölgede tapuları düşürülen yurttaş, bölgedeki kayalık arazi yapısından dolayı tapusunu yeniden elde edebilen isimlerden biri.

Depremden sonra gösterilen tepkiye rağmen kendilerine miras kalan ve manevi değeri yüksek olan bölgelerde yapılan TOKİ işlemlerini mülksüzleştirme olarak ifade etti.

İsmini vermek istemeyen yurttaş, şunları aktardı:

“TOKİ’nin çalışmasına uygun bir alan değildir’ diye bize tapularımız iade edildi kısmen. Ama karşı tarafta, alınacak yerler yine alındı. TOKİ’lerin yapıldığı yerler tapulu alanlardı. TOKİ’ler devam ediyor. 11 etaptan sadece 1. etap teslim edildi. 2023’ten şimdiye sadece 1. etaptakiler yerleştirildi. Maalesef insanlarda şöyle bir korku var: Artık güvende değiliz. Her an her yer alınabilir. Almak istediklerinde alıyorlar.”

“Bizim toprağımızdan sonrası deniz. Gidecek yerimiz yok” diyen yurttaş, Samandağ halkının geçimini genel olarak tarımdan karşıladığını söyleyerek şunları söyledi:

“Kayısı, mandalina, limon, zeytinler meyveleri içindeyken kesildi hepsi.”

‘AĞAÇLARA ÇOCUKLARIM GİBİ BAKMIŞTIM’

Samandağ, Kurtderesi’nde yaşayan Mevlüt Yılmaz, zeytin ve narenciye bahçelerini kaybeden isimlerden biri. Yılmaz, depremin daha ikinci gününden itibaren, bin bir emekle baktığı ağaçlarını çeşitli gerekçelerle kaybetmeye başladığını anlattı.

“Bir gün sabah 4’te kepçeler geldi, mandalina ağaçlarımızı katlettiler. Toplamda 60 küsur dönüm arazi etkilendi.”

Kesilen zeytin ağaçlarının 45-50 yaşında olduğunu belirten Mevlüt Yılmaz’ın hayatı depremden sonra yapılan TOKİ çalışmalarıyla tamamen değişiyor:

“Benim ve akrabalarımın yaklaşık 40-50 dönüm tapulu arazisi iptal edildi. Dededen kalma tapulu malımızı iptal ettiler. Geçim kaynağımız narenciye bahçeleriydi. Ağaçlara çocuklarım gibi bakmıştım. Şimdi hiçbir şeyimiz kalmadı. Zeytinlerimiz, mandalinalarımız gitti. Bakımını, gübresini, sürmesini, biçmesini, düzenlemesini, budamasını ben yapıyordum. Şimdi hiçbir şey kalmadı, evde oturuyorum. Komşularımın durumu da aynı.”

”37 yıl yurt dışında şoförlük yaptığını” söyleyen 66 yaşındaki Yılmaz, zeytin ağaçları ve narenciye bahçelerini kaybettikten sonra, şimdi emekli maaşıyla geçimini sağladığını belirtti:

“Depremde dört katlı evimi yıktılar, az hasarlıydı. Şu an o evin çatısından kendi yaptığım prefabrik bir yerde kalıyorum.”

61 GÜN KEPÇELERİN ÖNÜNDE

Samandağlı aktivist ve esnaf Ali Nehir, el konulan toprakların artık geri alınamaz olduğunu söylüyor:

“Mülksüzleştirme niyetiyle kamulaştırılan toprakların hepsine el konuldu. Çevik Kuvvet çok kalabalık bir kitleyle geldi, bizi buradan çıkardılar. Toprak sahipleri bize destek olan gruplara, aktivistlere zarar gelmesin diye geri çekilmek durumunda kaldı. Orada binalar yükseldi. O topraklar şu anda kaybedildi.”

Nehir, Kurudere Mahallesi’ndeki direnişi aktardı:

“Kepçelerin önünde durduk. Yaklaşık 61 gün, onlara iş yaptırmadık.”

Ancak Eylül 2025’te devlet güçlerinin müdahalesi, gözaltılar ve tutuklamalar sonucunda direnişin kırıldığını belirten Nehir, “Daha sonra devletin emniyet güçleriyle ardı ardına baskılar yaparak bazı arkadaşlarımızı tutuklayarak oradan çıkarttılar” dedi.

Hıdırbey, Samandağ
Hıdırbey, Samandağ

Nehir, depremzedeler için konut yapılmasına karşı olmadığını ancak sürecin yanlış yürütüldüğünü vurguladı:

“Hazine arazisi varken, çorak toprak dediğimiz tarıma elverişli olmayan hazine arazileri varken ve bütün hak sahiplerine yetiyorken daha verimli topraklara, ormanlık vasfı taşıyan ve tarım arazisi olan yerlere el koydular.”

Kamulaştırılan alanlarda zeytinlik, narenciye bahçeleri, domates ve biber tarlalarının yanı sıra defne, zeytin ve çam ağaçlarından oluşan karma orman alanlarının bulunduğunu aktaran Nehir, tarım yapan insanların geçim kaynaklarını yitirdiğini söyledi:

“Daha önce tarım yaptıkları araziler ellerinden alınınca erkekler kahvehanelere çekildi, kadınlar evlere. Emeklilik maaşları ya da çocukların yurt dışından gönderdiği imkanlarla yaşamaya çalışıyorlar.”

18 BİN KONUT, 8 BİN HAK SAHİBİ

Konuştuğumuz Samandağlılar, yapılan konut sayısının ihtiyacın çok üzerinde olduğuna dikkat çekti. AFAD verilerine değinerek hak sahibi sayısının 8 bin olduğunu belirten Nehir de hedeflenen konut sayısının 18 bine varabileceğini aktardı:

“10 bin tanesi fazladan yapılıyor. Bunların içinde ticari amaç da var, demografik yapıyı bozma amacı da.”

Hak sahipleri konutlarına yerleşmeden önce satışa başlandığını ve buna ilişkin resmî belgelerin mahkemeye sunulduğunu belirten Ali Nehir, “Devlet bu TOKİ’leri verdiği inşaat firmalarına ‘burada apartmanları yap, benden cüzi bir miktar al, gerisini de sat’ diyor. Kendi aralarında bir paylaşım olarak görüyorum bunu” dedi.

DÖNÜMÜNE 1 MİLYON 500 BİN LİRA

Nehir, kamulaştırma bedellerinin piyasanın çok altında kaldığını söyledi:

“Dönümüne 1 milyon 500 bin lira verildi. Mahkeme kararıyla itirazlar sonucunda 1 milyon 800 bine çıktı. Aynı şahıs o parayla gidip başka bir yerde yarım dönüm alamıyor.”

Tüm bu süreci kamu yararı değil kamu zararı olarak niteleyen Nehir, “Ekoloji bozuldu, tarım alanları gitti, insanların ekmekleri ellerinden alındı. Kamu adına yararı nerededir? Sadece şirketlerin yararı var burada. Dolayısıyla kamulaştırma eğer kamu yararı değilse gasptır” diyor.

Kaynak: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ağustos 2023.
Kaynak: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ağustos 2023.

İKİ TARAFTAN KUŞATMA

Son olarak Nehir, Samandağ’ın yalnızca TOKİ projeleriyle değil, iki farklı yönden de kuşatıldığını anlatıyor:

“Samandağ iki taraftan kuşatılıyor. Deniz tarafından sahil boyunca yaklaşık 500 metre kamulaştırıldı. Doğu tarafından da tarım alanlarının olduğu bölgeden batıya doğru alındı. Sadece yerleşik alanlar kaldı. Samandağ Alevi kültürüne ve seküler bir yaşam tarzına sahip insanlardan oluşuyor. Samandağ’ın şimdiye kadar kırılmamış demografik yapısını kırmak hedefleniyordu.”

SINIRLAR KİMİN İÇİN ÇİZİLİYOR?

Ordu’da bir yayla, Muğla’da bir orman, Hatay’da bir tarım arazisi. Durum, üç farklı coğrafyada, üç farklı yöntemle — maden ruhsatı, orman tahsisi, acele kamulaştırma — aynı şey gerçekleştiğini gösteriyor: Ekolojik sınırlar, orada yaşayanların haberi/rızası olmadan yeniden çiziliyor.

Maden Kanunu ve Orman Kanunu 30’dan, Mera Kanunu 20’den fazla kez değiştirildi. Her değişiklikle koruma alanları daralıyor. Türkiye, Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi’ne hazırlanırken; konuştuğumuz uzmanlar, iktidarın “yeşil” söylemlerinin bilimsel bir karşılığı olmadığını vurguladı, yerel direnişçiler ise bu tabloyu bir “temize çıkma tiyatrosu” olarak nitelendiriyor.

Türkiye, bir yandan uluslararası arenada iklim vizyonu sergilerken, diğer yandan ekolojik kalkanlarını mülksüzleştirme projelerine feda ederek geleceğini savunmasız bırakıyor. Avukat İpek Sarıca, çözümün başka bir demokrasi anlayışından geçtiğini söylüyor:

“Demokrasi şu an ekolojiyi korumayan bir halde. Onun için ekolojik bir demokrasi anlayışına ihtiyacımız var.”

Alaaddin Yılmazer ise tabloyu tek cümleyle özetliyor:

“Bu bir mülksüzleştirme projesi.”